23 Ağustos 2010 Pazartesi

Yaşadığınız bu hayat size armağandır. Ben de öyleyim.



Bu dünyaya gelmemiz başlı başına bir mucizedir. Onca sperm içinde en şanslısı olarak yumurtaya ulaşırsınız. Anne karnında büyümeniz, doğmanız ve ilk aldığınız nefes de başlı başına bir mucizedir. İnsan yavrusu canlılar içinde en savunmasız olandır. Büyümesi, ayağa kalkıp yürümesi yıllarını alır. Vahşi hayata bırakılsa neredeyse sıfır yaşama şansı vardır.

Oysa bu küçük canlı kısa sürede inanılmaz gelişme gösterir. Fiziksel gelişiminden daha hayret uyandırıcı yanı zihni ve bunun sayesinde bedenine hükmetmesidir. Herhangi bir özrü yoksa yürümesi, el kullanma becerileri, zekâsı, konuşması, düşünsel gelişimi hep mucizevîdir.

Bizzat kendisi ailesi için bir armağandır. Bu dünya için bir armağandır. Başkalarının hayatına girecektir, sevecek sevilecektir. Onlar için armağandır. Yazılmış bir kaderi olsa da yaşamının her anında insiyatif kullandığını hissedecek. Tanrının kendine verdiği eşref-i mahlûkat gücünü hayatının her alanında kullanabilecektir.

Birey olduktan sonra da olmadan önce de, sevinçleri, mutlulukları olacak, hüzünler acılar yaşayacak, bazen isyan edecek, bazen oturup ağlayacak. Kaderin ve kazanın başına getirdikleriyle iyi kötü bir ömür sürecektir.

Aşklar yaşayacak, sevilecek, şarkılar söyleyecek, dans edecek. Tanrıya yaklaşıp ibadet edecek veya uzaklaşıp isyana sürüklenecektir. Ama ne olursa olsun başka hiçbir canlıya nasip olmayan bir şeyi. Bilinci, duyguları ile düşünecek, haz alacak sevinip üzülecektir.

Hiç kimsenin kaderi birbirine uymayacak ama herkes kendi yaşadıklarını en iyi ve en kötü sanmaya devam edecektir. Bizzat kendisi yaşayarak görecektir ki insan sosyal bir canlıdır. Topluluk haline geldikten sonra her ne kadar içimizde ötekileştirme eğilimi artsa da başkası olmadan yaşayamadığımızı görüp, birlikte yaşamanın ve hayatı paylaşmanın tadını da alacağız.

Zamanla yaşadığımız her şeyin ve bizzat şikâyetçi de olsak bu hayatın bize verilmiş bir armağan, bir şans olduğunun farkına varacağız ve dudağımızdan şu cümleler dökülecek…
-Bu hayat bana verilmiş bir armağandır. Bu hayat size verilmiş bir armağandır. Ben de öyleyim.

Evladınızdım. Doğdum sevip okşadınız, yüreğinize sevinç, mutluluk oldum. Büyüdüm hastalandım üzüldünüz, şefkat ve merhametinize vesile oldum. Üzdüm sizi kırdım incittim sabrı öğrendiniz sayemde. Belki benden kötülük gördünüz ama sevabını Mevla’dan beklediniz. Size ödül de ceza da ben oldum ama hayatınızı doldurdum.

Bazen annenizdim, sevip bağrıma bastım, bazen babanızdım sevip okşadım. Sevgiliniz oldum. Size şiirler yazdım, öyküler, masallar anlattım. Yerden alıp göğe fırlattım. Sizin için gözyaşı döküp, ağladım. Kelimeleri zincir zincir, ilmek ilmek birbirine bağladım.

Hasta ruhlarınıza şifa oldum bazen. Bazen kendi ruhumun hezeyanları ile sizi üzdüm, sınadım, sınandım. Klavuzunuz oldum çoğu zaman. Bir yerden bir yere götürdüm. Sevdiniz yeni ulaştığınız durakları. Bazen yoldan çıkardım, pişman oldunuz, tövbenize vesile oldum. Bazen günahlarınızın, bazen tövbelerinizin bazen de birlikte uçsuz bucaksız, uçuk kaçık veya ulvi-süfli sohbetlerinizin arkadaşı oldum.

Hayatı veya bir anı paylaştık sizinle. Belki kırmızı ışıkta karşılaştık. Belki sinemada, tiyatroda belki aynı otobüs koltuğunda yan yana yolculuk ettik hiç birbirimizi tanımadan. Belki size bir nane şekeri uzattım. Belki sigaranızın dumanı öksürttü de sizi azarladım.

Belki de karşılaştık kim bilir. Olmadık bir yerde olmadık bir zamanda, olmadık bir satırın, olmadık bir hecenin, olmadık bir cümlenin içinde. Selamlaştık, tanıştık, konuştuk sevdik birbirimizi. Gözyaşı döktük, öfkelendik, kızdık. Birlikte zamanlar tükettik. Hasta olduk, uykusuz kaldık. Birlikte gülüp, birlikte ağladık. Kısa yada uzun zamanlar paylaştık.

Belki dedeniz, nineniz oldum sonra ya da hiç kimsesizdiniz kimseniz oldum. Sizle birikimlerimi paylaştım. Hayat tecrübelerimi.
İnsanlığın güzel yanı biraz da bu belki. Ölümlü olsak da kendimizden bir şeyleri gelecek kuşaklara aktarmak istiyoruz. Çırpınıyor paylaşıyoruz.

Ey! insanlar unutmayın. İçinde yaşadığınız bu hayat size bir armağandır. Bütün zorluk ve sıkıntılarına rağmen öyledir. Ben de öyleyim. Kıymetimi bilin.

(*) Not: herkes bizzat kendisini buradaki BEN yerine koyabilir.

20 Ağustos 2010 Cuma

İçimizdeki renkler / Yeşil (son)


Eteğinin ucuna tutunup, başının tacı olmuş sarmaşıkların rengiydi yeşil. Bir de gözleriydi batıda gülümseyen, doğuda ağlayan kadınların. Kötülüğü bilmeyen, gücü sadece sevgiden aldığına inandığın günlerin güzelliğiydi yeşil.

Oysa silahın örtüsüydü aynı zamanda yeşil, hain pusulara düştüğünde dost diye kapını çalan, güvendiğin insanların da rengiydi yeşil. İsyana kalkıp, camilerin kubbesinden, hainlerin takkesi olmaz dediğin renkti aynı zamanda yeşil.

Sana, senin kıymetini bil derken dilimde biten tüyün rengiydi yeşil. Ben seviyorsam senin var olma bahanendi yeşil. Baktığım gördüğüm yerlerde çekinip sana selam veremeyişimin rengiydi yeşil. Öfkenin, isyanın, sivri dilinin ve gözü karalığının rengiydi yeşil.

Tenine giymeyi sevdiğin elbisenin, yetimlere yardım eden elinin rengiydi yeşil. Sana uzattığım gülün dalıydı yaprağıydı yeşil. Hayatı hep elinde tutan bir varlığın armağanıydı dünyaya yeşil. Çıktığı kabuğu beğenmeyen civcivler gibi, kızardığında aslını inkâr eden olmamış tüm meyvelerin asıl rengiydi yeşil.

17 Ağustos 2010 Salı

İçimizdeki Renkler / Yeşil-1


Bastığınız çimenlerin rengiydi yeşil. Sizin farkında bile olmadığınız çoğu zaman. Bir de öldüğünüzde üstünüze örtülen örtünün rengi. Hani topraktan gelip toprağın koynuna giderken, medeniyetimin rengiydi yeşil.

Tevazunun, ağırbaşlığın sakinlik ve sadeliğin rengiydi. Oysa hayatın ta kendisiydi aynı zamanda. Güneşin sarısı ile göklerin mavisi kavuşturan, fotosentezin. Gördüğümüz her çiçeğin asıl dal ve yaprağının rengiydi yeşil. Ara bir renk olmasına rağmen işin özüydü yani.

Boynunu bükmüş çiçeklerin yaprağıydı, dalıydı yeşil. Senin içindeki buruk gülümsemenin. Kadere bakıp keşke demişliğin, sonra boyun eğmişliğinin rengiydi yeşil. Umut dolu çocukluğunun, erken gelmiş yetimliğinin rengiydi yeşil.


Ördeklerin başıydı hani yanık türkülere söz, elişlerinde oya ve nakış olan. Beyazdan önceki rengiydi camın. Her şeyi uluorta açık etmeyen, içinde hep bir söylenmemiş sır saklayan.

Annenin yemenisi, ablanın eteği, belki senin saçlarının tokasıydı kimbilir. Elbisenin fiyonku, altına salıncak kurduğun çam ağaçlarının rengiydi yeşil. Belki piknik sepetindeki plastik tabaklarında rengiydi. Bahçede kopardığın dallarda erikti yeşil.

Prens olsun diye öptüğün hayırsız kurbağanın. Bahçende bir umutla aradığın dört yapraklı yoncanın rengiydi yeşil. İçimizde yeşeren umutların ve bir o kadar boynu bükük bıraktığımız duyguların rengiydi yeşil.

(sürecek)

15 Ağustos 2010 Pazar

İçimizdeki Renkler / Kırmızı-3 (son)


Bahçemde gülümsün dedim ya ilk kez sana. Bana böyle şeyler söyleme alışırım derken gülümseyen dudaklarındı kırmızı. Al gülüm, mor gülümdün ya sen. Hani güle bakan çok olur, sana kimse bakmasın diye değen nazarıma muska, tenimden nazar boncuğundu kırmızı.

Masamızdaki vazoda gül, eline batan diken. Senden ayrı gecelerin kahrolası kızıllığıydı kırmızı. Yaşarken ölümün rengiydi. Bir bıçağın ucundaki kan, bir şarapnel mermisi, gözü yaşlı yetimlerin gözyaşıydı kırmızı. Bir kez olsun güldüremediğim kaderin. Buruk gülümsemenin altında söyleyemediklerindi kırmızı.

Elime, bunu bensiz oku diye iliştirdiğin defter, içinde boynu bükük satırlar. Ayrılığa çoktan razı olmuş sessizliğin, kalabalıklar içinde kimsesizliğin, gözlerime bakıp: gitme kal, beni bırakma deyişin, içimizde bir anlık yokluk ateşinin rengiydi kırmızı.

Bütün trafik ışıkları, durup sakin olmamı söylerken, elimi belaya davet eden, seni kıskanmanın rengiydi kırmızı. Bugün alıp başımı kendimden bile uzaklara giderken, yanımda hep seni görebilmenin rengiydi kırmızı.
(yakında yeşil)


14 Ağustos 2010 Cumartesi

İçimizdeki Renkler / Kırmızı-2



Kanayan dudağımdaki garip tattın seni ilk gördüğümde. Düşmüş müydüm yoksa dudaklarımı ısırmaktan mıydı bilinmez ılgıt ılgıt gelişin.

Kanımın rengiydin hani. İlk öyle görüp öyle sevmiştim seni. İlk başım öyle dönmüştü. İlk kan öyle tutmuştu kırmızılığında.

Kırmızıydın. Uykusuz gecelerde ağlarken al al olan gözlerim sendin. Kırmızıydın. Öfkemin ve öfkenin rengiydin. Matadorun elinde kan rengi bir mendil gibiydin.

Gördüğümde gözlerimi döndüren, rüyalarımda uykumu bölen, yarım kalmış bütün cümlelerimi, eksik bütün kelimelerimi tamamlayan renkti kırmızı.

İçindeki renkleri soruyordum ya hani sana. Hiç boyanmamış saçının rengiydi kırmızı. Selvi boylum, al yazmalımdın düşlerimde, yine kıpkırmızı. Kırmızı başlıklı kız masalındaydık hani ikimiz. Külkedisiydin ya, ayakkabının tekiydi kırmızı.

Hiç giymediğin elbisen, dudağına hiç sürmediğin ruj, parmağındaki ojeydi kırmızı.

(sürecek)

12 Ağustos 2010 Perşembe

İçimizdeki Renkler / Kırmızı -1



Kırmızı senin deli yanın. Kanıma kast ettiğin yanın. Dişini etime geçirdiğin, yüreğimi yakıp tutuşturduğun yanın. Kırmızı senin ateşli yanın.

Bir çocuk gibi benimle oynayıp, canını yaksam bile inatla acımadı ki diyen gözü kara yanın. Kırmızı senin dudakların. Kırmızı senin al yanakların. Kırmızı senin hüzünlü gecelerde beni şaşırtan siyah ısmarladığın geceliğin. Kırmızı senin masum ve uslu olmaktan usandığındaki eğlenceliğin.

Kırmızı günün batışı ve doğarken ışıması yeni günün. Kırmızı üstüne sünger çekilmesi dünün. Kırmızı, senin ilham veren baş döndüren, genç diri ve göz alıcı yanın. Kırmızı canın, kanın.

Kırmızı, senin belalı ve öfkeli yanın. Kırmızı, senin başımda sevdayı duman olup tüttüren yanın. Kırmızı uykusuz gecelerde kan çanağına dönmüş ağlamaklı gözlerin. Kırmızı, senin can yakıcı sözlerin.

Elma kırmızı, nar kırmızı ve dudakların kırmızı. Çok sevmesen de parmağına da ayağına da üstüne de yakışan bir renk işte, biliyorsun. Dikkat çekici olduğu kadar iç gıcıklayıcı bir renk, tonları içinde bir ahenk kırmızı.

Hani, kırmızı çizgileri oluyor ya bazılarının. Oysa benim ihlal etmeyi en sevdiğim yasaklı yanın kırmızı. Neredeyse meyveye durmuş ağaçların tüm meyveleri kırmızı. Çilek, elma, kiraz, say işte sen de say biraz. Kırmızı işte her yer, al kırmızı, can kırmızı, kan kırmızı.

Kırmızı, içimizdeki kanın ve canın rengi. Ateşleyici, ivme kazandıran, harekete geçiren, tutuşturan bir renk. Kırmızı sana söylenmiş mahrem kelimelerim, yaz sıcağında üstü açık cümlelerim kırmızı.

Başlarken yeni bir güne, sen kırmızı, ben kırmızı, ten kırmızı (sürecek)

7 Ağustos 2010 Cumartesi

İçimizdeki renkler / Siyah-5


(son)
Sen de en az benim kadar ön yargılısın dedi siyah. Siyah olan benim kaderim. Yoksa ben de bilirim başka renklerin ışıltısını. Gözlerimin karanlığında hiç mi başka renk yok sanıyorsun?

Ne renkler söndü o gözlerde, ne acılar yüzünden sen biliyor musun? Üstüme yakışan sadece matem siyahından elbiseler mi sanıyorsun? Be hey aptal adam.

Evet, cehennemin ateşi de siyah ama Kâbe'nin örtüsü de. Katillerin, hainlerin dolaştığı geceler hep siyah ama gökyüzünde yıldızların asıldığı geceler de. Sen beni karanlık görüyorsan neden seviyorsun o zaman? En karanlık halimle bile sevmedikten sonra bana seni seviyorum demenin anlamı ne?

İyi gün dostlarının dostluklarından farkı ne ki senin yüreğindeki sevdanın? Ben sana güvenip yüreğimin dehlizlerini açtım diye, beni mahkûm mu edeceksin? Bir idam fermanı gibi boynumda asılımı mı duracak paylaştıklarım. Beni böyle sevmeye, sevmek mi diyorsun sen?

Dondum kaldım öylece.
Haklıydı siyah. Geceyi gündüze örtü yapan elbette siyahı da beyazdan ayrı ve sebepsiz yaratmış olamazdı. Kader denilen şey hepimiz için aynı yazılar yazmıyordu ne yazık ki. Bazılarımız bu konuda daha şanslıydı ve şükrümüz bir o kadar azdı.

Gözü kapalı sevmeliydim siyahı, öyle de yaptım bir süre sonra.Yumdum gözlerimi ve sadece sevdim. Sevdim...

Ancak bazı hastalıklar bulaşıcıdır. Benim gözümü kör eden ışıltılar, siyahın gözlerine de dokundu bir süre sonra. Bak dedi: şu Çingene pembesi ne kadar sırıtıyor, ya şu patlıcan moru, ya şu camgöbeği yeşili ne kadar itici. Sen bu renkleri nasıl taşıyorsun yüreğinde. Nasıl içine sindiriyorsun bunca çirkinliği nasıl, ha nasıl?

Sesi gök gürlemesini andırıyordu. Masmavi gökyüzü bir anda kapkara olmuş, şimşekler, yıldırımlar peş peşe üstüme geliyordu. Siyah bir müddet sonra kendi yarattığı yıldırımlardan gök gürültülerinden korkmuştu.

Yanıma geldi, bir çocuk gibi kollarıma sığındı. Biliyor musun dedi. Bakma esip gürlediğime ben yıldırımlardan, gök gürültülerinden çok ama çok korkarım.

Gülümsedim siyaha, saçlarını okşarken. Ben sana kara demem siyahım. Sen benden daha ak, paksın gözümde her zaman dedim. Gözlerimin içine sahiden mi? diye soran gözlerle baktı. Sahiden diye gülümsedim gözkapaklarından öperken. Sahiden!…

İçimizdeki her rengin kendince bir öyküsü var.
Dokunduğumuz her yürekte kanayan kandan nehirler akıyor. Kimi kıp kırmızı, kimi mor, kimi yeşil, kimi siyah. Tozpembe düşler kurmak, beyaz bulutların üzerinde uçmak, mavi gökyüzüne bakıp, doğan ve batan güneşin kızıllığına şiirler yazmak işin kolayı.

Oysa hayatın en zor ve en güzel rengidir siyah. Siyaha kanayan bir yüreğe kendinizden katacağınız renk ne olursa olsun, belki  ulaşabileceğiniz sevinç ve mutluluklar hiçbir zaman tozpembe olmayacak. Onun hep hüzünlü, alıngan ve kırılgan yüzü ile yaşamak zorunda kalacaksınız.

Ancak biraz gri, biraz kahverengi ile gerçekten mutlu olmayı başarmak istiyorsanız siyahı çok sevin. Çok ama çok sevin. Onun da sizi gerçekten çok sevdiğini göreceksiniz.

Renklerin içinde en gizemlisi, en asili ve en korkulanı: Seni sahiden çok sevdim, seviyorum, seveceğim. Biliyorsun değil mi?

(yakında : kırmızı)

İçimizdeki Renkler / Siyah-4


-sondan bir önce-

Her zaman 12'yi gösteren saatler gibi kendi doğruları vardı siyahın. Öyle ki, olmazsa olmaz ilkeler, bakış açıları. Çoğu asil, doğru şeyler ama bazen kendi gözünü kör eden, bana göre böyle deyip işin içinden çıkıverdiği. Başka yorumlara, saçmalama ne alakası var dediği doğrular.

Kendi aklına yatandan ötesiyle, işim olmaz diyerek gündeminden çıkardığı, sadece kendi bakış açısını doğru kabul ettiği, ya siyahtır ya beyaz dediği doğrular. Ancak, ben birisinin ona karşı pencereyi de göstermesi gerektiği kanısındaydım. Ne kadar can yakıcı olsa da sonuçları hiç hoş olmasa da, ona bunu söylemeliydim, bildirmeliydim. Yoksa benim dünyamda siyahın, siyahın dünyasında benim yerim kalmayacaktı.

Siyah ne kadar asil ve soylu olursa olsun gri ve kahverengiyi de öğrenmek, bilmek zorundaydı.

Çok sancılı bir süreç oldu siyahın sulandırılması. Biliyorum o asla kendi renginden taviz vermeyecekti. Ancak bu kadar siyah da bana ağır geliyordu. Nefes alamıyordum. Gözüm kararıyordu.

Siyahın bilmediği ara renklerdi. Oysa kahverengi ve griyi de kendi oluşturuyordu farkında değildi. Hayata sadece kendi penceresinden ve kendi doğrularından bakmak güzel olsa da her şey siyah ve beyazdan ibaret değildi bu dünyada.

Ama siyah bunu bilmiyor bilmek istemiyordu. Onun için doğru olan şey doğruydu ve başkalarına yanlış gelmesi önemsizdi. Aynı şekilde başkalarının doğrularının ona yanlış gelmesi durumunda da bunu siyahın kabullenmesi oldukça zordu. Yine de ona kapalı-açık ve aralık kapı formülünü anlatmaya karar verdim.

Bilinmez.
Belki vaktiyle başkalarının doğruları yüzünden çok üzülmüş de olabilirdi ama kendi doğrularının da başkalarının canını yaktığını görmesi gerekiyordu. Nasıl günışığının siyah ve beyaz dışında ayrışabilen yedi rengi varsa, başka insanların da iyi kötü zamanları, duruma göre değişen farklı algıları vardı. (sürecek)

6 Ağustos 2010 Cuma

İçimizdeki Renkler / Siyah-3


Güneşi ardına aldığında gölgesi uzayan, yakıcı sıcaklardan bunaldığınızda gölgesine sığındığımız tek renk siyah. Bazen onunla birlikte kaybolmak isteyeceğiniz kadar huzur veren, bazen gözlerine bakınca kaybolup gitmekten korktuğunuz bir renk. Siyah korkulacak ama çekici ve sevilesi, çok çok özel bir renk.

Siyah, konuşabilseydi çok şey anlatırdı bize eminim. Ama diline dokuz düğüm vurmasının da elbet bir sebebi olmalı diye düşündüm. Suskun bir renkti siyah. Sonrasında kaderine küskün bir renk olduğunu da öğrendim. Tıpkı hepimizin yazgısında okumak istemediğimiz sayfaların olduğu gibi.

Siyah bizim içimizdeki matemin rengiydi ve susmasını konuşmaktan iyi bilirdi.

Eğilip baktı yazdıklarıma. Çok şey yazmış, az şey anlatmışsın dedi baktıkça ürktüğüm sürmeli gözleriyle. Gözlerimi içimi delip geçiyordu.

Haydi dedi korkma, yaz. Söyleyemediklerini de söyle. Ne kadar hırçın olduğumu da söyle. Başka renklerin ışıltısına kapılıp gittiğin ve benden köşe bucak kaçtığın günleri de anımsa. Gece yanıma koşarken, gündüz beni göremediğinde aklındaki binlerce şüpheden de bahset. Bana nasıl bu kadar kızdığını da anlat.

Ya güneş doğmazsa diye nasıl korkuyorsun değil mi? Ağaçların yeşili, denizlerin mavisi, hayallerin pembesi, umudun sarısı, hepsi bir daha görünmez diye öyle korkuyorsun değil mi?

Oysa gün battığında sığındığın benim. Korkma ben gecelerden gündüzüne inmeyeceğim ama sen benden gitsen de daima gecelerin koynunda seni bekleyeceğim. (sürecek)

5 Ağustos 2010 Perşembe

İçimizdeki Renkler / Siyah-2



Hırçındı biraz siyah.
Dalgalı denizlere gözünü kırpmadan açılacak bir yelkenli kadar hırçın. Bazen ise ölüm kadar sessiz ve tepkisiz.

Ben, düz sıradan bir rengim diyecek kadar mütevazı, bazen ise dudaklarındaki mor da benim, gözlerindeki kahverengi de siyahsız olmaz diyecek kadar küstah.

Karışmak istemediği renklere karşı; işim olmaz, aklım ermez diyecek kadar sarışın, tüm grilikleri reddedecek kadar net, asaleti vurgulandığında biliyorum diyecek kadar kendinin farkında.

Uykusuz gecelere hiç yabancı değil. Kendi yastığından başkasında uyuyamayacak kadar seçici. Her gün doğumundan önce sabahı karşılayacak kadar nöbetçi.

Diplomat görüntüsünün altında sevgiye hiç de yabancı olmayan, hatta biraz aç bir yürek. İçindeki siyahın alımlı olmaktan öte bir kötülük taşımadığı, ancak derin bir çukur olup kendi dehlizlerinde kaybolduğu bir renk.

Hayatta güvendiği dağlara kar yağmasaydı beyazla bu kadar zıt olur muydu, hayata kendi en karasından bakar mıydı yine bilinmez.

Ancak biz insanların ona yüklediği imaja inat, hayatımızın boş köşelerini doldurarak, yüzümüze düşürdüğü gölgelerle, hüzün, neşe, acıdan efektler yapan olmazsa olmaz bir renktir siyah. (sürecek)

4 Ağustos 2010 Çarşamba

İçimizdeki Renkler / Siyah-1



Siyah…
Matemin rengi.
Bir insana, bir renk bu kadar mı çok yakışır. Bu kadar mı bütünleşir ruhuyla, kaderiyle. Bu kadar mı onu anlatır.
Anlatırmış. O içime bir ayna tutup yansıttığında gözlerimdeki acıyı, çok iyi öğrenip bildim bunu.

Başıboş ve serseri caddelerde yürüdüğüm günlerden biriydi siyahı ilk görüşüm. Bir gölge gibi sessiz ve sakin yanıma gelmiş. Tam karşımda durmuş ve söyleyivermişti o sihirli cümleyi.

Siyah, ben siyahım. Boşuna ceplerinde arama beni. Güneşin yedi renginden biri değilim ben. Ben içinde sakladığın beyazın öz kardeşiyim. Haksızlığa uğramış olsam da, kadersizsem de ben de bir rengim hem de asil bir renk.

Yaşam mı, ölüm mü diye sordum ona. Ben ölmeyi çok istedim ama yine de yaşamayı seçtim. Bir gün öleceğimin farkındayım ama kaderime direnmeyeceğim. Çünkü sebebim yok. O yazdı ben oynayacağım rolümü.

Ya sen, sen yaşamak zorunda olduğunu biliyor musun ey aptal ve kaderci adam demişti? Niçin demiştim ona niçin, bana küçücük bir sebep göster yaşamak için. Yüzüme baktı, biraz buruk bir ifadeyle gülümsedi.
-Ey aptal dedi. Hayatındaki en küçük şeyi düşün. İşte onun için diye ekledi.

Ruhumu sarsan, zihnimi karıştıran bu sesin sahibini tanımıyordum henüz. Siyah içimin renklerinden biriydi ama farklı gibiydi. Henüz yeni tanışıyorduk. Ben önceleri siyahı bir renk bile saymazdım. Ne çok yanılmışım. Hayatımızı büsbütün kuşattığını görünce anladım.

Her zamanki yaptığımca, saçların ne renk dedim?
- Siyah dedi.
-Ya gözlerin dedim.
-Zeytin diye ekledi.
-Yanmışsın dedim.
-Kömür karası bir kader dedi...

Sesindeki ince alayın ve boş vermişliğin altında derin bir kesik izi, kesif bir yanık kokusu yayılıyordu.

-Üzgünsün dedim

-Aldırma, olur öyle arada dedi. Sen benim için bir şeyler yaz. Neşeli bir şarkı çal söyle, en iyi senin dudaklarına ve benim kulaklarıma yakışır bu şarkılar dedi.

-Peki dedim… (sürecek)