7 Aralık 2009 Pazartesi

X-Ray ve güvenlik çılgınlığı



Bir alışveriş merkezine girerken yeni eleman olduğunu düşündüğüm bir Bayan Laptop çantamı bana gösterme ihtiyacı hissetti ve şöyle dedi.

-Bakın beyefendi bomba düzeneğine ne kadar benziyor.

Baktım. Laptopum ve üzerinde adaptörü kabloları bir düzenek görünümündeydi kıza göre.


Ben bile anlayabiliyorsam o zaten bilirdi ama yeni işe girmenin heyecanıdır diyerek.

-"Lütfen açıp bakın hanımefendi" dedim. O ise işini iyi yaptığının göstergesi olarak.

-Hayır, gerek yok. Bakın Laptop'un markası okunuyor dedi.

Gülümsedim...

Şimdi artık her köşe başında kameralar. Detektörler, hırsız alarmları, güvenlik kilitleri.

Hatta bilgisayarlarda aile koruma şifresi diye başlayan ve sonunda "big-brother" hastalığına dönen kayıt tutan, görüntü yakalayan yazılımlar.

Hepimizde bir kontrol hastalığı baş göstermiş durumda. Elimizden gelse "seni seviyorum" diyen birinin kalbini açıp bakacağız. Duygulardan arınmış. Her şeyi elektronik ve dijital sistemlere emanet ettik.

İnsana yatırım bitti. Hepimiz topyekûn bozulduk. Artık hırsızlar yüzlerini örtüp kameralara el sallayarak suç işleyebiliyor. Teröristlerin termal kameralara yakalanmamak için "ıslak yağmurluk" giydiklerini hepimiz biliyoruz artık.

Bilgi toplumu derken farklı bir cinnet toplumu da yaşar olduk. İletişim çılgınlığı "ilkokul arkadaşlarınızı bulup, sevişin" düzeyine indi. İnsan ilkokul arkadaşını bulup, sohbet edemez mi yahu? Kontrol hastalığı "kızınız hamile mi, kocanız sizi aldatıyor mu?" seviyelerinde seyrediyor. Telekulaklar'a yakalananlar organize üst düzey suç şebekesi mensupları olunca birden akıllara "özel hayata müdahale" edildiği geldi. Peki, bu beyler yıllardır başka insanların video kayıtları tutarken akılları neredeydi?

"Suç biriktiriliyor". Maalesef günümüzde olan biten budur. Siz eğer birilerinin tekerine çomak sokacak olursanız. Ya da bir yerlere aday olup da birilerinin ayağına takılırsanız, hemen biriktirilmiş suçlarınız servise konuluyor. Hiç kimsenin işi Allah'a havale etmeye ya da öbür dünyaya bırakmaya niyeti yok.

Öte yandan kanunlardaki boşlukları kimlerin nasıl değerlendirdiği de bir muamma. Mesela birisi siyasetten çekilmek zorunda kalırken, bir başkası pişkince "olsa ne olacak" ya da "bu bir montaj" diyebiliyor. Burada yine "varsa amcan, dayın" olayı devreye giriyor olsa gerek.

Her şey bu denli sorgulanırken ve paranoya halinde hepimiz, birbirimizin peşine düşmüş paranoyaklar gibiyken öte yandan "insana yatırım yapmayınca ne oluyor?" sorusunun cevabı daha da düşündürücü.

-Bilmem kim hanım bilmem ne barda iç çamaşırı ile şarkı söyledi.

-Üst üste iş kazası yaşayan bilmem kim manken kameralara böyle yakalandı.

-Seni boynuzladım diyen eşini 9 yerinden bıçakladı.

-Sokak ortasında sevişirken kameralara yakalanan...

-İnanılmaz frikik veren sanatçının(!) iç çamaşırı giymediği...

-Cinayetin arkasında grup fantezisi çıktı...

-...

Bir yanda merak ötesi güvenlik ve big-brother çılgınlığı. Bir yanda göre göre, göstere göstere suç işlemede sınır tanımazlık...

Değil mi efendim,

madem kameralar çalışıyor:

-Gülümseyin...

El sallayın! Eşe, dosta, tanıdıklara selam gönderin...

Erkan BAL

5 Aralık 2009 Cumartesi

Eşekten düşmeden önce...


killbill


Malum Nasrettin Hoca fıkrasını bilirsiniz. Eşekten düşen hoca, bırakın tabip çağırmayı bana eşekten düşen birini getirin, halimden o anlar demiş. İşte bu da böyle bir paylaşım. Eşekten düşmüş bir kardeşinizin bilgisayarlar ve sağlık konusundaki paylaşımları... Buyurun okuyun.

15 yıldır günde 15 saate yakın yoğun bilgisayar kullandığım için bilgisayar kullanıcılarının karşılaşabilecekleri sorunların bir çoğunu yaşadım veya gözlemledim. Şimdi de bir faydası olabileceği düşüncesiyle bu birikimlerimi sizlerle paylaşıyorum.

Fiziksel Rahatsızlıklar:

RSI: İlk yaşayacağınız sorunlardan bir tanesi. Kısaca klavye kullanımından doğan bileklerde ağrı (kan dolaşımının aksaması) ve iş gücü kaybına yol açan bir hastalık.

Öneri: Bileklik kullanın, arada bir parmaklarınızı dinlendirin, on parmak klavye kullanmaya veya mümkün olduğunca fazla parmakla yazmaya gayret edin. Kollarınızı düz bir şekilde avuç içleri karşıya gelecek şekilde tutun ve bilekten yukarı aşağı oynatın. Tuş dizilimi farklı Anti-RSI klavye kullanın.


Karpel Tunel Sendromu: Aslında Asfalt kırıcı vb kullananlarda rastlanan bir meslek hastalığı olan karpel tunel sendromu oldukça ızdırap verici bir rahatsızlıktır. Eklemlerdeki sinirlerin sıkışması, sonucu parmaklarda ciddi ağrı, sabahları açılamama gibi sorunlar gözükebilir. Çok ilerlerse çözüm ameliyattır.

Öneri: Arada bileklerinizi dinlendirin, fareyi mümkünse diğer elinizle de kullanmayı öğrenin, haftada en az 1günü bilgisayarsız gün ilan edin. Farklı büyüklüklerde arada değiştireceğiniz en az iki mouse kullanın.


Boyun düzleşmesi: Ciddi bir rahatsızlıktır ve farkına varmazsınız. Eklem ağrıları, tutulmalar ve zihin bulanıklığı belirtileri verebilir. Beyne giden damarların boynun düzleşmesi ile en az 1 tanesinin yeterli kan taşıyamamasına yol açar. Zaman zaman aptallaşma, baş dönmesi, dikkat toplayamama gibi belirtiler gösterebilir.

Öneri: Düzenli aralıklarla dinlenin, koltuğunuzu ergonomik seçin, pc ile aranızda görüş mesafesinde uygun bir açı ve yakınlık olmasına dikkat edin. Arada uzaklara bakın. Elinizi alnınıza koyup geri iterken, başınızı hafifçe ileri zorlayın. Bunu sağ, sol ve geri de yapın.



Göz Kuruluğu: Bilgisayara sürekli bakmak, göz kırpmayı önler. Göz kırpılmadığında ise göze yeterince gözyaşı gelmez ve göz kuruluğu meydana çıkar. Zamanla gözde kaşıntı, kızarıklık, hatta ileride göz bozukluğu veya göz tansiyonu da meydana gelebilir.

Öneri: Zaman zaman pc başından kalkın, uzaklara bakın. Gözlerinizi dinlendirin. Çay buharı ile göz banyosu yapın. Yüzünüzü yıkayın. Bebe şampuanı ile gözlerinizi yıkayıp taşlaşmayı önleyebilirsiniz. Ekran koruyucunuzu belirli bir zamana ayarlayın ve o zamanda bilgisayardan uzaklaşın. Bu konuda bazı bilgisayar programları da vardır.

Şişmanlık: Obeziteye kaçmasa da hareketsiz durmak kilo almanın en kolay yolu. Bilgisayar başında geçen saatler ve abur cubur ile beslenme şişmanlamaya ve onunla birlikte gelen bir çok soruna yol açar.

Öneri: En azından düzenli aralıklarla yürüyüş yapın. Bilgisayar başında atıştırmaktan vazgeçin. Yanınızda ılık su bulundurun ve düzenli olarak için.

Kas ve Eklem ağrıları: Hareketsizlik, belli bir konumda oturmak neticede eklem ağrılarına ve kas tutulmalarına yol açar.

Öneri: Banyo yapın, eklemlerinizi hareket ettirin. Standart yaptığınız hareketler dışında başka hareketler yapın. Arada bir koltuğunuzu değiştirin. Mutlaka ergonomik koltuk kullanın. Ayaklarınızın altına bir yükseklik koyun. Spor yapın.



Kabızlık: Sürekli hareketsiz durmak bağırsaklardaki suyun çekilmesine yol açar. Kabızlık sindirim sisteminde yaşanan can sıkıcı bir sorundur.

Öneri: Bol su için, Lifli yiyecekler ve sebze tüketin. Hareket edin. Yürüyüş yapın.

Emboli: En büyük ve hayati bir risk olan emboli ameliyat sonraları hastalar için sorun oluşturması yanında uzun süre hareketsiz duran insanlar için de ciddi bir risk faktörüdür.

Damarlardaki kanın pıhtılaşması ve beyne vurması sonucu Felç'ten ölüme kadar birçok soruna yol açabilir.

Öneri: Arada masadan kalkıp, oda içinde bile olsa yürüyün. Bacaklarınızı sık sık hareket ettirin. Uzun otobüs yolculuklarında molalarda mutlaka inin. Yürüyün.



Psikolojik Sorunlar:

Tembellik: Fiziksel sorunlarla birlikte meydana gelen ağrıların da etkisi ile bilgisayar başında geçen zaman tembelliğe de yol açar. İnsan çalışmak istemez. Bilgisayar başında iş yapıyor bile olsa başka ilgi alanlarına yönelir diğer işleri erteler.

Öneri: Bir konuda sürekli çalışmayın veya hobinizin peşine takılıp gitmeyin. Mutlaka dikkatinizi dağıtın ve iş ve ders dışında bir tek konuda yoğunlaşmaktan kaçının. Başka bir alanla ilgilenerek bile olsa mutlaka dinlenin.

Vücudunuzu harekete zorlayın. Yürüyüş yapın. Enerji tüketin.

Üzüntü, Stres: Gerek vücudumuza yüklenen statik elektrik. Gerek internet dolayısıyla yaşanan kişisel iletişimlerin büyüsü. İç dünyanızda da dalgalanmalara yol açar. Bu da uzun vadede gerilim, sinirlilik, duygusallık, ağlama isteği, içe kapanma gibi sorunlara yol açar.

Öneri: Online iletişimden uzak durun. Mümkün mertebe maille iletişim kurun. Msn vb. kullanmamaya özen gösterin veya sadece iş amaçlı kullanın. Ailenizle, sevdiklerinizle daha çok vakit geçirin. Uykunuzu düzenli alın. Çıplak ayakla yürüyüp vücudunuzdaki elektriği atın. Doktor tavsiyesi olmadıkça asla anti-depresan vb. ilaçlar kullanmayın.

Bağımlılık: Bilgisayar kullananları bekleyen en büyük tehlikelerden biridir. Hele bilgisayarsız iş yapmanın mümkün olmadığı günümüzde insan kolayca bağımlı hale gelebilir. Bunlar; internet bağımlığı, sohbet (iletişim bağımlılığı) ve oyun bağımlığı şeklinde özetlenebilir. Kumar vb. alışkanlıklar internet ortamında çok daha büyük sorunlara yol açabilir. Hatta alışveriş saplantısı ile gerekli gereksiz bir çok şeyi online satın alabilirsiniz. Kredi kartınız cüzdanınızda dursun.

Öneri: Bilgisayar başında geçen zamanlarınızı azaltın. Sürekli yaptığınızı hissettiğiniz net işlerinden uzaklaşın. Kendinizi yalnız hissettiğinizde bilgisayardan da uzak durun. Bir avuç çekirdek alıp sokağa çıkın. Çevrenizdeki en küçük insanla vakit geçirin. Sanal aşklardan ve sevgililerden uzak durun. Cinsellik içeren sitelere fazla kendinizi kaptırmayın.

Unutmayın herkes stres atmak ve bir şekilde rahatlamak için iletişim kanallarını kullanıyor. Siz herkesin dert babası, Güzin ablası olmayın.

Kendinize telkinlerde bulunun, gerekirse söz verin. Bağımlılığınızın ileri düzeye vardığını düşünüyorsanız tedavi olun.



Bu önerilerin hepsini asla yapamayacaksınız. Ancak sorunları biliyor olmak bile çözüm yolunda atılmış önemli bir adımdır. 21'nci yüzyılın hayatımızda yol açtığı bu müthiş değişimin yan etkilerini bilmek, sağlıklı bir yaşam yolunda atılmış önemli bir adım olacaktır.



Saygılarımla



Erkan BAL


30 Kasım 2009 Pazartesi

Gülü solana, seni ölene kadar

 

Yukarıdaki satıların sahibine haksızlık etmeyelim ama, ciklet şairciliği ya da cep telefonu şairliğinden kalma gibi duran bu satırlar kimbilir kaç delikanlı tarafından sevdiklerine söylendi.

Malesef içinde yaşadığımız çağın algısı bu kadar "gülü solana kadar "harç bitti yapı paydos" türü bir sevgi. Madde temelli bir bakış açısı ama ilk bakışta hepimize yüceltici sözler gibi geliyor değil mi?

"Seni ölene kadar" yani herşey "senin ölümünle" sınırlı sevgili. Öldün mü, kusura bakma hayat devam ediyor. Harç bitti yapı paydos.

İyi Allah'tan seni "hasta olana dek" denmiyor. Bu tip örnekler de var toplumda. Adam yıllardır birlikte yaşadığı eşini, çocuklarının annesini hasta oldu diye terkediyor. Ya da kadın kocası çalışamaz hale gelince bırakıp kaçıyor.

Sevgiyi "ölümsüz kılacak" şeyleri öğretmeli bu günün gençliğine. Ruhu sevmeyi öğretmeli. Kaşından gözünden ilham almayı sevdiğinin. Nefesinden, gülümsemesinden hoşnut olmayı. Gülüşüne dünyalar değişmemeyi...

Ve bazen hiç kavuşmamayı... Mahşerde kavuşuruz" diyerek sevebilmeyi de.

Öğretmeli ki dün "gözlerine metfun oldum" diyen sevdalılar bu gün "ne güzel göğüslerin var" a indirmesin sevdaları.

90 60 90 sevilmesin insanlar. Sevdiğinin tenini sevdiği kadar, terini de sevebilsin. Bir parfüm şişesine mi aşık oldum ben diye kafasını vurmasın aylar sonra..

Her sevda belki beyinde başlar ama ruhta tamamlanır. Sadece arzularla kamçılanmış aşklar, sadece insan bedenine olan tapınmalar gün gelir biter... Ancak ruh hep canlı kalır.

Ölsen de, ölse de sevdiğin hala sevilir, hala seversin. Hatta bir başkasını sevse bile...

Öyle olursa gülü solduktan sonra da seversin, kuruyup gitse de defter yaprakları

arasında da seversin. Çünkü o senin sevdiğin güldür daima.

Selüitleri ile de, kirli sakalları ile de, ağız kokusu, dökülmüş saçı ve bir gün elinde bastonu ile de sürer sevdan...

Titreyerek tuttuğun elleri ellerinde bir söz fısıldarsın kulağına "kader ayırsa bile, mahşerde buluşuruz"

Erkan BAL

29 Kasım 2009 Pazar

Katil katledilir, katledilmelidir



Adı her neyse.
Töre-rist saldırı ya da değil.
Kız Dayıoğluna gelin gidecekti amcaoğlu aldı diye 45 kişinin öldürüldüğü bir düğün. Kimi koruculuk sistemine suç buluyor kimi töreye, kimi toprak kavgasına ama ortada 45 kayıp can var. İşin özeti dünyanın neresinde olduğumuz ayan beyan ortaya çıkıyor. Hala kırılamış cahillik ve feodal yapı. AB'ye bizi neden almıyorlar diyenlerin kulakları çınlasın.
Siz olsanız bizi alır mısınız?

Ülkemizde belediyeler halk yararını düşündükleri iddiası ile sokak köpeklerini öldürüyorlar. Ya zehir ya geceyarısı susturuculu silahlarla bazen de barınaklarda açlıktan birbirlerini öldürmelerine göz yumarak. Öte yandan hayvanseverler bu duruma büyük tepki gösteriyorlar. Kısırlaştırma çalışmaları ile en azından yaşayanların öldürülmesine engel olmaya çalışıyorlar. Peki kuduz bir köpek öldürüldüğünde ne oluyor. Genelde hayvanseverlerde dahil olmak üzere kimsenin gıkı çıkmıyor. Çünkü risk büyük ve insanlığı tehdit ediyor. Burada kamu adına hareket edenlere kimse bir şey demiyor.

Gencecik fidanlarını, bakanlarını, başbakanlarını idam etmiş bir ülkeyiz. Demokrasi ve özgürlük mücadelemiz bir şekilde darağacına yaslanarak gelişmiş. Peki AB yasalarına uydurduğumuz kanunlarımızla başbakan asılmış bir ülkede kimler idam edilmekten kurtuldu. Başta çocuk katili terorist başı öcalan olmak üzere, bir takım aflarla çıkıp yine ortalığı kan gölüne çevirmiş cani ruhlu katiller. Cmuklar onlar için, adil yargı onlar için, demokrasi onlar için.

Devlet gerektiğinde vatandaşlarının can güvenliğini korumak için öldürmek zorunda kalabilir. Terör mücadelesini meşru yapan da budur. Silah kullanma yetkisini, kolluk kuvvetleri yasalardan aldığı güçle kamu yararını gözeterek kullanır. Bu nahoş bir durum gibi gözükse de (aynı kuduz vakasında olduğu gibi bazı insanların ellerine silah geçince gözünü kırpmadan insan öldürebildiği durumlarda ) devlete düşen görev bu tür zararlı sözde insan(!)cıkları ebediyyen rahat duracakları toprağın altına göndermektir.

İki yönden işe yarar bu durum:
Birincisi o kişi elimine edilir ve topluma zarar vermesi önlenir, ikincisi ise bu tür hayvani hisleri ağır basan insan(!)cıklara bu işin bedeli ibret olarak gösterilir. En ilkel cezalandırma yöntemi gibi gözüken bu durum aynı zamanda en kesin çözüm aracıdır.

Hangi çağda yaşıyoruz diyorsunuz.

haklısınız ama cevap basit:
ülkemizde bir düğünü basarak 45 kişiyi otomatik silahlarla tarayan, genç, yaşlı, çoluk çocuk, hamile kadın demeden öldüren 5-6 akraba(!)sının olabildiği bir çağda yaşıyoruz.

hiç boşuna kafa yormamıza gerek yok.
ben pes ettim. kural basit: katil katledilir...
diğerleri kan davası derdine düşüp yeni cinayetler işlenmeden bence devlete düşen "idam cezasını katiller için yeniden yürürlüğe koymaktır"

haber için kaynak: linke tıklayınız.

ErkanBAL

NOT: Devletin asli görevinin vatandaşların geri kalmışlıktan, feodaliteden, toprak ağalığından halkın kurtarılması, refah, kültür ve medeni algı düzeyinin yükseltimesi olduğunu gözardı etmeden yaşanan olay üzerine kaleme alınmıştır.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Tükenmez kelimelerim



Derler ki; alacağınız nefes sayılıdır. Kaç kez çarpacağı kalbinizin ve kaç kez Allah diyeceği yüreğinizin yazgınızda bellidir.

Kaç kez "seni seviyorum" diyebileceğim acaba? Kaç kez "canımın içi" ve kaç kez "bi tanem"

Kaç kez "canım" diye sarılabileceğim. Kaç adım atacağım beni sana getiren yollarda ve kaç basamak merdiven çıkacağım evimize gelirken. Hepsi bellidir.

Kaç kaşık çorba girecek ağzımdan içeri, kaç yudum su içeceğim. Kaç nefes alacağım derin derin "senim'i" içime çekerek. Kaç kez ömrümüzde aynı odanın içinde birlikte nefes alacağız ve kaç kez küsüp darılıp, sırtımızı dönüp yatacağız.

Kaç kez sesimi yükseltip konuşacağım sana ve sen kaç kez darılacaksın bana ve... kaç yaprak döküldükten sonra ömrümüzden gülümseyeceksin yine bana, bellidir.

Kaç kez birlikte otobüse binip uzaklara gideceğiz, kaç tur dönecek otomobilimizin tekeri. Kaç adım atacağız elimi ilk günün ürkekliği ile sağa sola bakınarak tutarken sen, bellidir.

Kaç kez gün doğacak penceremize ve kaç sabah birlikte uyanacağız erken, erken. Kaç kahvaltı, kaç zeytin soframızda ve kaç kez çekirdek çıtlatacağız çay bahçelerine giderken bellidir.

Ölürsem şayet senden önce; (ki öyle temenni ederim) kaç ihlas kaç fatiha okuyacaksın bana. Ya da kaç kez sitem edeceksin bırakıp gittim diye ardıma, bellidir.

Kaç kez sesleneceğim "canım" diye "kanım" diye "karım" diye "kâr'ım" diye sana bellidir.

Bir gün başucumda ellerini açtığında yaradana, kulağını rüzgarın sesine ver ve dinle:

"tırnak içinde" TÜKENMEZ KELİMELERİM......

Erkan BAL

27 Kasım 2009 Cuma

Darwin, marwin ve ben



Muhteremi hiç sevmem. Çünkü düz mantıkla bana "Maymun oğlu maymun demiştir". Bu sözü aynen kendisine iade ederim efendim.Ancak şaka bir yana bilim söz konusu ise bir bilim adamını sevmek ya da sevmemek durumunda olamazsınız. Siz ancak duruşunuzu belirlersiniz ki benim duruşum Charles Darwin'in yanı değildir.

Kendisi marksizmin din afyondur yaklaşımına da büyük destek sağlayan bir teori ortaya atmıştır. Yıllar boyu neredeyse kendini SOL olarak tanımlayanlar tarafından ülkemizde ve bütün dünyada tek bilimsel gerçek gibi beyinlere kazınmaya çalışılmış bir teoridir darwinin insanın atasını maymuna bağlayan teorisi. Olay sadece maymuna bağlanması ile hatırlansa da hayatın denizlerde başladığı ve balıkların karaya çıkarak "evrile evrile" insana ulaştığımızı anlatır evrim teorisi.

Big-bang (büyük patlama) teorisi ise "yaradılış" kuramı ile uyum sağlayan ve tüm evrenin ve dünyada hayatın bir büyük patlama ile meydana geldiğini iddia eden başka bir kuramdır.

Din dogmadır derler doğrudur. Hangi dine inanırsanız inanın bir takım değişmez doğruları da kabul edersiniz. Ancak dinlerde de yorum farkları vardır. Algılar düz anladığımız şekilde olmayabilir. O dinin önderinin öğretileri ve ileri gelenleri, aydınları yorumları ile algıların gelişimine katkı sağlarlar.

Charles Darwin kuramının bence kuram olarak kalması bir dinin yerine ikame edilmediği sürece, tek doğru gerçek gibi dayatılmadığı sürece insanların bu konuda da bilgi ve fikir sahibi olmalarında sorun yoktur.

Eğer darwinin evrim teorisini bir İZM yaparsanız ve bunu geçmişte olduğu gibi tek bilimsel gerçek diye insanlara dayatırsanız netice insanalara bir DİN dayatmış olursunuz ki bu da laik devlet yapısı ile çelişir ve bilime hizmet etmez.

Ancak fırsat bu fırsat diyerek bu kez aksi bir teoremi tek bilimsel gerçek olarak empoze eder ve Darwin kuramını yok sayarsanız yine benzer bir yanılgıya düşersiniz.

Din size bir kurtuluş reçetesi ve kendi doğrularını vaaz eder. Bir dinin inananı olarak siz de dilediğinizce özgür inanır ve bu doğrultuda yaşamaya çalışırsınız. Ben Darwin teorisine inanmıyorum ve yaradılışa iman ediyorum. Teorileri tartışmak da bir bilim adamı olmadığım için benim işim değil.

Gelelim bu yazıya sebep olan olaya... Hepimizin bildiği gibi Darwin'in doğum yıldönümü dolayısıyla Tübitak'ın bilimsel bir dergisinde hazırlanan kapak değiştirildi. Daha doğrusu olay kamuoyuna öyle yansıdı. Mutlak manada doğrudan haberimiz yok.

Olay eğer bu şekilde gelişti ise bilimsel bir kurumda bir tek kuramdan yana tavır konulmuş olur ki, bu etik değildir. Bunu yapanlar ister din adına ister siyasi görüşleri adına yapmış olsunlar bu durum mantıklı ve hoş değildir.

Ancak şurası da bir gerçektir. Gazetelerde manşetler önemine binanen değişir. Dergi yayıncılığında da ne tür bir dergi olursa olsun birden fazla kapak hazırlanıp biri diğerine tercih edilebilir.

Bugün Darwin kuramının üzerinde ciddi şüpheler vardır. Aksi kuramları destekleyen bulgular artmıştır. (Buzullarda bulunan çok eski çağlara giden kadın ve erkek fosilleri insanın o yıllarda da insan olduğunu göstermektedir)

Kapağı ve dosyayı hazırlayan editörler dergide istedikleri derecede yer bulamamış olmaktan rahatsız da olmuş ve bunu medyaya taşımış da olabilirler. Çünkü bu tür yerlerde bir köşe kapmaca ve kadro savaşları yaşandığı da aşikardır. Anladığım kadarıyla durum öyle de değildir.

Sözün özü, bilimsel bir dergide bilim konuşulmalı ve önceliği bilimsel veriler tayin etmelidir. Ancak hiçbir bilimsel kuram tek gerçek gibi empoze edilemez. Edilirse adı din olur. Zaten teorilerin mantığı buna terstir.

Dini referansları olan biri olmasına rağmen devlet bakanı Mehmet AYDIN'ın olaya bakışı bence olumlu bir gelişmedir.
Umarım bu işe kafa patlatıp, bir şekilde emek vermiş olan Darwin bir yerlerden "kuyuya bir taş attım" diyerek gülümsememektedir.

ERKAN BAL

Not: Konu ile ilgili TUBİTAK açıklamasını merak edenler aşağıdaki linkten bilgi alabilirler.

http://www.tubitak.gov.tr/home.do;jsessionid=B9B8D871F8E8E9D5DA4FDC0F115D12D5?ot=5&rt=&sid=0&pid=0&cid=13654

25 Kasım 2009 Çarşamba

Yarım kalmış yazılar



Çeşitli zamanlarda yayınlamak üzere kaleme aldığım ama bir türlü tamamlamaya fırsat bulamadığım yazılarımdan bir kısmını zaman içerisinde tamamlamaya fırsatım olacağını umarak topluca sunuyorum. Bunlar da yarım kalmış hayatlar, yarım kalmış an-ılar gibi yarım kalmış yazılar...

SAÇLARIMDA ÜÇÜNCÜ BEYAZ DALGA
Hemen hemen hepsini hatırlıyorum. Sonuncusu ekonomik krize denk geldi. Bir önceki oğlumun motosiklet kazasında bacağının kırılmasına rastladı. İlkinde de kardeşim kaza yapmıştı.

Yeşilçam filmlerinde görür de inanmazdım. Hadi canım insanın saçı bir günde ağarır mı diye. Bir günde olmasa da bir traştan öbürüne ağarmış. Berberim öyle diyor. Ağabey son 3 ay içinde büyük stres yaşamışsın, geçen sefer saçlarında tek tük aklar vardı artık yarısından fazlası ak pak. Yakında pamuk dede olacağım bu gidişle.

Saçlarıma karlar mı yağmış, benim mi Tanrım bu soluk yüz. Ya bir ömür boyu dost olduğum aynalar. Niye küs görünürsünüz? Dizeler tam böyle miydi tam bilmiyorum. Şair de Ahmet Muhip DRANAS olmalı...

TAHAMMÜLSÜZLÜK VE ÖTEKİLEŞTİRME
Oğlum sömestr tatilinden döndüğünde sakalları benden uzundu. 15 günde 3-5 kez söyleyip kısaltmasını istedim. O ise kafasına göre takıldı. Biraz kısalttı. Sonra düşündüm ben de gençken sakallı halimi severdim. Peki, neden oğluma bile tahammül edemiyorum?

İşte toplum olarak yaşadığımız bu. Aynı olsun istiyoruz herkes. Bize benzesin. Bu Amerika'da beyazların yaptığı kadar olmasa da çok benzeşen bir durum. Hem bize benzesinler istiyoruz benzemeyince de kolayca ötekileştiriyoruz.

Ötekileştirince zaten otomatikman suçlu oluyor karşımızdaki. Hatalı ve hatasını düzeltmesi gereken kişi konumuna düşüyor.

Oysa benzeşmek çok da iyi bir şey olmasa gerek. Zaten kendimizde düşüncelerimizle tuttuğumuz futbol takımlarıyla yaşadığımız coğrafya okuduğumuz okulla kolonileşiyoruz. Bırakın bazılarımızda farklı kalsın.

ADAMI TARAF ETMEYİN KARDEŞİM
Taraf olmayan bertaraf olur diye bir söz vardır ama ben taraf olmaktan yana değilim. Tabi ki bir dünya görüşüm var. Tabi ki kendi kimliğim, kişiliğim düşüncelerim ve bir yaşam tarzım var. Ancak bunlar değişmez tanrı kuralları değil ki. İnsan değişen ve gelişen bir canlıdır.

Ülkemizde ki ve dünyadaki bazı görüş ve düşüncelere taban tabana zıt olduğum gibi bazı düşüncelere sıcak bakıyor olabilirim. Körü körüne bir şeyleri tutup karşıma çıktığınızda sizin bu aptalca tavrınıza karşı herhangi bir fikrin paraleline düşmekten mi korkmalıyım. Aman şu'cu - bu'cu demesinler diye sizin dediğim dedik çaldığım düdük fikirlerinizle mi uyuşmalıyım?

BENİM DE KAHRAMANLARIM VARDI
Benim de kahramanlarım vardı. Hiçbirisi memleketi kurtarmadılar tek başına. Adları ne CHE ne DENİZ ne YILMAZ ne de NAZIM'DI...

Ahmet'tiler, Mehmet'tiler, Ayşe'ydiler, Fatma'ydılar, Emine'ydiler. Zaten de başkası olsunlar istemezdim. Ne dünyayı kurtaran Süpermen'diler ne de başka biri. Anamdılar, babamdılar, akrabamdılar.

Ama onlar benim kahramanlarımdılar.

ÇOCUKLAR NASIL DİNCİ YETİŞİYOR
Geçenlerde melike bir TV dizisi filminde görmüş olmalı. Eline Elifba'yı alıp bir şeyler okudu ve eşimle bize kilise nikâhına benzer ritüellerle bir nikâh kıydı. -Sizi karı-koca ilan ediyorum "âmin" dedi.
Yine benzer şekilde birçok yabancı filmde Yahudi (kipa) şapkaları, ayinleri evimizin içine giriyor... Bazı aileler bu etkilere karşı çocuklarını farklı yönde bilinçlendirelim derken bu kez tam zıddı bir şekilde her şeyi dine göre tanımlamaya çalışıyorlar. Yani medya eliyle yapılan bir hatayı önce kendileri, başa çıkamayacaklarını anlayınca da sonra cemaatlerin çözmesini istiyorlar

BIRAKIN ERKEKLER AĞLASIN
Toplumumuzda erkekler ağlamaz diye bir söz vardır. Ama "erkekleri ağlamayı bilmeyen toplumların kadınları ağlamaya mahkûmdur" bence.
Bu yüzden bırakın erkekler de ağlasın...

TERAZİNİN ÇİLESİ
Hayat dengede durma sanatı demiştim bir şiirimde. Hayatta üstlendiğiniz role göre çektiğiniz sıkıntılar vardır.

Terazi olmak yazılmışsa kaderinize. Kim haklı kim haksız değil tıpkı Nasreddin hoca gibi siz de "sen haklısın-sen de haklısın" demek durumunda kalırsınız.
En zoru da budur aslında. İki arada bir derede kalmak derler. Ne şiş yansın ne kebap derken, ne yardan geçeyim ne serden derken, ne Ali'ye ne de Veli'ye yaranabilirsiniz.

Kriz günlüğü



Nefesin kesildi... susadın da şimdi sen.

Sesim geliyor mu?.. kulaklarının uğultusuna karışıp,

Sana güzel şeyler söylüyorum... nefes nefese kalışın bundan.

Şarkı söylemeyi bilmem ama, mırıltılarım şarkı tadında... ve rüzgara karışıyor,

saçlarını dağıtan rüzgara...

Bir ağaca yaslan... Az soluklan... Biliyorum, biliyorum yükün ağır.

Sevdamın hafif olduğunu kim söyledi...

okkalı bir şamarı haketmiş olmalı bunu söyleyen... kem sözlere bakma sen.

Kar buz, ayaz içinde ter bastı ruhunu değil mi?...

Eğil, aklın kaç karış havada şimdi. Yüksek dallara çarpacaksın.

Şşşş... Nabzın kaç atıyor? böyle.... Söyle...

Dedim ya yükün ağır, denizde yelkenlileri alıp götüren rüzgar... karada eteklerine dokunabilir ancak...

Dokunmasın Alçak... Alçak rüzgar, hain rüzgar. Söyle nerede bahar?

Yok, yok bu böyle olmayacak...

Madem ki yollar birlikte yürümek içindir, omuz vermeli omuzuna... Tutmalı ellerini.

Mevsim bahar olurken, yokuşlar birlikte çıkılacak...

24 Kasım 2009 Salı

Hayatınızda birine torpil yapın



Nostalji bu duygunun adı sanırım:
Ama yine de sevdiklerini yâd etmeli insan, hele eli kalem tutuyorsa. Geleceğe yaşadıklarından öğrendiği bir şeyleri aktarmak neredeyse boynumuzun borcu gibi geliyor bana. Bu anlamda paylaşmayı ve okumak kadar yazmayı da seviyorum.

Adı: Gülşen Soyadını da hatırlıyorum ilkokul öğretmenimin. Kömürcü olacaktı. Neden bilmem ama yeni mezun öğretmenlerle büyüdük hep. Gerçi bir derse bir sömestrde iki öğretmen girse de bir güzellik yine de yeni insanlar tanımanız açısından.

Hele küçük bir kasabada yaşıyorsanız 60 lı yıllarda hayatınıza renk ve fark katan sadece bir radyo; masal saati ve yeni şehre yeni gelen insanlar oluyor. İyi biliyorum o zamanlarda, ki daha eskiden daha da güzeldi derdi rahmetli babam: Öğretmenler öğretmen evlerinde kâğıt oynayıp sigara dumanı içerek ömürlerini tüketmiyordu. Sosyal ve ekonomik durumlarının bugünlerden çok daha iyi olmadığı ise bir gerçekti.

Yine de evlere, işyerlerine veli ziyaretlerine giden öğretmenler bilirim. Gerçi nerde öyle veliler nerde öyle öğrenciler demek de mümkün. E, ne derler eskiler “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer”

Gülşen öğretmen genç zayıf kara kuru bir kızdı ama güleç yüzlü ve sevecendi. İhtimal annesinin örmüş olduğu orlon elişi kollu kazaktı kış günlerinde üstüne tek aldığı serveti. Ben okula alışık olmayan her ilkokul 1nci sınıf talebesi gibi ürkerek gitmiştim okula ama Gülşen öğretmeni sevmiş derslere ısınmış artık sevinerek ve koşarak gider olmuştum. Her sabah bir sevinç coşku ile uyanıyor kahvaltımı onun tavsiye ettiği gibi yapıyor (her dediği soframızda olmasa da ki eminim onun sofrasında da yoktu) vaktinden önce saçlarım taralı ayakkabılarım boyalı (ya da su ile ıslatılıp silinmiş) sıramda yerimi alıyor ve avazım çıktığı kadar bağırıyordum. ‘Türküm doğruyum çalışkanım’. Çalışkandım da.

Günler su gibi akarken bir gün kara haber geldi. Okul müdürü sınıfımıza geldi yanında uzun saçlı sarışın bir bayan öğretmen ile. Neler olduğunu anlamıyorduk ama parmak parmak işaretlendik yeni öğretmen tarafından seçildik. Seçilmişlerin arasında ben de vardım. Yeni öğretmenin bizim hakkımızda hiçbir fikri yoktu seçerken sadece yüzlerimize bakmıştı ama hiçbirimiz bilmediğimiz bu yeni durumdan memnun olmuş görünmüyorduk.

Kara haberi yine müdür verdi .
- Seçilenler B sınıfına yeni öğretmeninizle gidecekler. Sınıfınız çok kalabalıktı böylece daha iyi eğitim görebileceksiniz.

Sustum, sustuk... Eve geldim çantamı fırlatıp attım ve ağlaya ağlaya anneme “Ben okula gitmeyeceğim bundan sonra” dedim.
—Öğretmenimden ayırdılar istemiyorum ben yeni öğretmende okumak.
Annem, babam ne kadar uğraştıysa beni ikna edemediler ve o gün okula gitmedim.

Annem öğleden sonra elimden tuttu ve beni Gülşen öğretmenin evine götürdü. Ağlayan sümüklü bu ilkokul öğrencisinin öğretmeninden ayrılmak istemediğini anlatacaktı ona ama Gülşen öğretmen de ağlıyordu. Öğrencilerimden beni ayırdılar diye. Yine de beni teselli etti. Yarın dedi hiçbir şey olmamış gibi gel sırana otur ben anlatırım müdür beye durumu. Ben de öyle yaptım. Az diken üstü de olsa bir günlük aradan sonra eski sınıfımda sevgili öğretmenimle dersteydim. İkinci dersten sonra sanırım teneffüste Gülşen öğretmen beni aldı müdür beyin odasına götürdü. Müdür beyin yanında yeni gelen bayan öğretmen de vardı ilk gözüme takılan onun da kızarmış olan gözleriydi.

Müdür bey niçin yeni sınıfıma gitmek istemediğimi sordu cevap vermedim konuşamadım da ama babamın her zaman yetim çocuklar gibi boynunu bükme! diyerek kızdığı bir hal ile boynumu büküp sessizce durdum. Gülşen öğretmen beni dışarı arkadaşlarımın yanına gönderirken diğer bayan öğretmen hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

—Niçin bu çocuklar benimle okumak istemiyorlar, niye beni sevmediler diye...

Oysa eminim o da sevilesi bir öğretmendi ama biz hayata gözlerimizi Gülşen öğretmenle açmış minik insanlardık. Bilemiyorum şimdi öğretmenler de hepimiz gibi değiştiler mi. Onlar da öğrencilerini “iş” olarak mı görüyorlar ya da mesai müddetince katlanılması gereken uslanmaz haylaz küçük insanlar olarak mı? Ya da hala mesleklerine âşıklar mı?

Umarım, dilerim minik insanları okulla ilk buluşturan tüm öğretmenler mesleklerine hala âşıktırlar. Ve minik insanlar da öğretmenlerine…

----------------------------------------------------------------------------------------
Dip Not:
Sanırım Gülşen öğretmen bana o gün bir iltimas geçti kendisini ve okulu seven bir öğrenciyi kayırdı. Ne çok varlıklıydık ne de özel biri, aile dostu ya da bir yakını. Onun için; yeni tanıdığı kendini seven ve kendisi için ağlayan bir minik insandım ben sadece. Ama bu güzellik ve jest hayatımda yer etti. Hala yazarken bile o ağladığım anı anımsayıp gözlerim doluyor.

Siz siz olun gerektiğinde (eğer kimselere zarar vermiyorsa) katı kuralları olan biri olsanız bile sevdiklerinize küçük iltimaslar geçin. Hele bu insanlar ilk gözlerini sizde açmışlarsa. Öyle garipL insanlarız ki hepimiz. Küçük torpilleri hak ediyoruz bence.




Melike bir gün bana dedi ki;


-Baba bak, senin yüzündekiler gibi "benim de kolumda sakallarım çıkmış!"
 





Melike bir gün bana dedi ki;


-Baba bana "Keloğlan" masalı anlat, ama kız olsun!
 



Melike bir gün bana dedi ki;


-Baba bana "Hacıgöz'le Karavat" masalı anlatsana!
 

8 Kasım 2009 Pazar

26 Eylül 2009 Cumartesi

Sevgiliye


Şimdi sen gidiyorsun,
gidiyorsun ya böyle...

ey dost!
bizden selam söyle....
:~

23 Eylül 2009 Çarşamba

Ayağı öpülecek kadın: Rabia


Rabia, özürlü bir kadın.
Elleri doğuştan yok...

Geçenlerde TV' de izledim.
Hayatını ablası ile birlikte sürdürüyor ve ayaklarıyla her işini görebiliyor. Dahası oya, dantel vs örüyor ayaklarıyla. Yani birçoğumuzun elleriyle beceremediğini beceriyor.

Ayda 300tl ye yakın bir para kazanıyor ve kazancının tamamını öğrencilere burs olarak veriyormuş. Yanlış duymadınız. Kazancının tamamını öğrencilere burs olarak veriyor Rabia.

Birçok insanın bırakın onun durumunda olmayı sapasağlamken dilendiği, üç kuruş için her türlü kötülüğü yapmayı göze aldığı bir ortamda, Rabia zaman zaman kendimden bile umudu kestiğim şu dünyada; Paslanmış ve kararmış yüreğime bir ışık oldu.

Sizlerle paylaşmak istedim...

Haberin detayı için tıklayın.

19 Eylül 2009 Cumartesi

Hayra yorun, güzelleşsin hayatınız.


Üzücü ama ben bayram günlerini pek sevemedim nedense. Hep bir hüzün oldu çocukluğumdan bu yana bayramlarda beni bekleyen. Buna resmi bayramlarda dâhil. Hastalıklı bir bünyem olduğundan, sıkı sıkıya giydirildiğimden, özenle korunduğumdan olsa gerek. Ne doyasıya soğuk soğuk su içebildim, ne de adam gibi koşup terleyebildim. Ben mikroskop istedim bayramda, ailem oyuncak araba aldı. Nedense gönlümce mutlu olmayı başaramadım.

Küçükken alınan bayramlıklarım, ya kardeşim de giysin diye önce büyük alınır kollarım içinde kaybolur, ya da biraz daha giy bakalım diye kollarım dışarda ceketlerle bayram yapardım. Devir ekonomi devriydi bizim evde anlayacağınız. Gerçi hiç aç ve açık kalmadık şükür. Hatta her şeyin olabilen en iyisini alıp, giydirmeye ve yedirmeye gayret etti babam. Ama onun standartları vardı ve değişmez, değiştirilmesi teklif dahi edilemezdi...

Sonrasında ise aile içi kavgalar. Annem babam pek kavga etmese de bayramlarda akraba ziyaretleri sorun olurdu. Senin annene önce gideceğiz, benim anneme geç kaldık gibisinden. Ufak tefek kırgınlıklar da hep vardı zaten...

Babamın hatırı için, kendisini sevmeme rağmen istemeye istemeye ziyaretine gittiğim büyük halam, bana hep annemi kötülerdi. Kötülediği de yüzüne hoş bakmamış, ayakkabısını çevirmeyi unutmuş kabilinden boş şeyler. Biraz para, şeker ve elime bir mektup tutuştururdu babama vermem için. Biz de o mektubu bir güzel annemle açar, okurduk. Sonra annem babama gösterir ve kıyamet kopardı. Bayramın kalan günlerinde ise halam bekler dururdu gelmemizi...

Babam bizi çok sevmesine rağmen mizacı sert bir adamdı ve Ramazanda sigara da içemediği için iftar topunun patlayıp, orucunu açmasını dört gözle beklerdik. Gerçi annem de kuzu değildi . Bayrama yakın halamlar gelip, ortalığı karıştıracaklar diye günler öncesinden sinirlenir, dellenirdi...

Babam öldükten sonra ise annem bunu kabullenemedi bir süre. Kendini terkedilmiş gibi hissetti. Öldü diye babama kızdı hatta. Sonrasında babamın akrabalarına daha kötü davrandı. Kimisine bayramlarda kapıları açmadı. Hırçın bir çocuk gibi oldu. O dönemi birlikte çok zor atlattık.

Onu yemeğe çıkardım sık sık. Şehir dışına götürdüm. Alışverişe, doktora... Bir gün yine birlikte ettiğimiz bir kahvaltıda neşesi yerine gelmişti. O gün süt ve bal -kaymak vardı tabaklarımızda. Onun sevincini yüzünden okuduğumu anımsıyorum. Sonrasında ise balın yavaşça süzülüp kaymağın üstüne çıkarak "Allah" yazdığını gördüm tabağımda.

Çok özel bir andı benim için. Bunu size anlatmak istemezdim aslında, sihrini, büyüsünü kaçırmamak için. Sonrasında, bir kaç kez kendim aynı yerde kahvaltı söyleyip, kürdanla yazmak istedim beceremedim. O anın bir fotoğrafını çekip saklamıştım. Bulursam bir gün paylaşırım.

Bugün arife, ben babamla, ninemle, ablamla bayramlaştım. Yarın bayram, annemle ve kardeşimle de bayramlaşacağım. Diğer yaşayan akrabalarla, aile fertleriyle de.

Demem o ki; bu dünyada insanoğlu gelip geçici. Kimseyi kırıp dökmeye, incitmeye değmiyor. Su-i zan etmek, insanlar hakkında önyargılı olmak iyi bir şey değil. Aksine Hüsn-ü zanda bulunmak, herkesi öncelikle insan olduğu için değer verilmeye layık bulmak, güzel bir haslet olsa gerek.

Üstelik pozitif düşüncenin insan hayatına olumlu katkıları olduğunu biliyoruz hepimiz. Bayram boyu ve sonrasında yaşayacağınız olayları, karşılaşacağınız hadiseleri ve insan davranışlarını hayra yorun. Güzel bakın, güzel görün...

Hayra yorun, güzelleşsin hayatınız.
Allah'a emanet olun...

-------------------------------------------------------

Ramazan Pidesinin Sonu.

18 Eylül 2009 Cuma

Sevgili Arife

Ramazan pidesini en azından bir süreliğine (son 2 yazıdan sonra) tatile çıkarmayı planlıyorum. Nasipse bu günkü Arife yazısı ve Arife günkü bayram yazısı ile. Sonra belki devam ederim, etmem bilemiyorum.

Şahsen ben arife günlerini bayramlardan daha çok severim. Çünkü çocukluğumun geçtiği kasabada hep arife günü sabahında eskimeyen dostlarla bayramlaşılırdı. Eskimeyen dostlar dediğim bu dünyadan ayrı düştüğümüz sevdiklerimiz, dostlarımız, akrabalarımız.

Her nefis ölümü tadacaktır emri gereğince ölümle tanışmak eninde sonunda başımıza gelecek bir randevu. O yüzden belki de ölmeden önce ölmeyi bilmek gerek. Unuttuklarımızı yeniden hatırlamak gerek.

Rahmetli babaannem ilk öğretmenimdi. Dedem bütün mal varlığını 2nci eşine bağışladığında oturmuş ve bir daha da ayağa kalkmamış. Daha doğrusu evin içinde hareket edebiliyordu ama dışarı bir adım atmazdı, atamazdı. Elifbamın ilk harflerini hep ondan öğrendim.

Hep Mona Lisa'ya benzetirdim onu. Soylu bir duruşu vardı ve belki de çok fazla hareketli olmadığından bir tablo gibi dururdu evin içinde. Birlikte camdan bahçemizi ve yolu seyrederdik çocukken. Arada bir onu kızdırıp, bastonunu sallayarak o naif sesiyle beni tehdit etmesini izlerdim neşeyle. Öldüğü gün "beş kişiydik birbirine âşık / eksildi soframızdan beşinci kaşık" diye yazmıştım.

Babamı ise annesinin yanı başına gömdüm kendi ellerimle. Ninemin kabriyle aralarındaki mesafe dardı. Annem "hani, bana yer bile yok" diye kızdı. Ben de ona " Babamı annesinin koynuna sakladım" dedim. Ona da "kanatsız bir kuştun Ahmet’im / uçtun yuvadan, bir daha dönmedin" diye not düşmüştüm.

Ailede ilk kaybımız ablammış. 3 aylık bir bebekken kaybetmişiz onu. Yani ben hiç görmedim. Benden 1 yıl kadar önce ölmüş. Tek bildiğim duvarda asılı küçük bir resmiydi. Ben o küçük resimdeki kızı hep çok sevdim. Hep bir kız kardeşim olsun istedim. Erkek kardeşim olduğunda da beni kız kardeşin oldu diye kandırmışlar bir müddet.

Ablam ölünce nedense aile kabristanı dışında bir yere gömülmüş. Arife günleri, o masum minik mezarına gittiğimde hep duygulanırım. Yıllardır annem çok kızsa da ailedeki herkese sıkı sıkı tembihledim. "Öldüğümde beni ablamın yanına gömün" diye. Yol ,menzile varırsa yarın sabah görüşeceğiz inşallah. Bu arada sizler de haklarınızı helal edin. Gidipte dönmemek var, gelipte görmemek var.

Arife günlerini sevmemin bir başka sebebi babamın orijinalini yeni Türkçe harflerden öğrenmesine rağmen çok hoş ve kendine has bir ses tonu ve tecvitle okuduğu Kuran-ı Kerim'i dinlemekti. Yasin'i o okur diğerlerini bize paylaştırır ve bizidinlerdi. Bir de kurban bayramı arifelerinde kabristan dönüşü mutlaka bize "pideli paça" ile bir sabah ziyafeti çekerdi...

Ne demiş şair : "geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer"
İnsan özlüyor haliyle. Duygulandım mı ne?
--------------------------------------------------------------
Yarın: Sevemediğim bayram günleri

16 Eylül 2009 Çarşamba

Merdivenlerden inerken


Ablam
Babaannem
Anneannem
Büyük Dayım
Büyük Halamın Eşi
Büyük Halam
Küçük Halamın Eşi
Küçük Dayımın Oğlu
...
Küçük Dayım
Küçük Halamın Kızı
Babam
Küçük Halam
Büyük Halamın En Küçük Oğlu

Kadir gecesinde ruhlarını yâd ve şad etmeye çabalarken düşündüm. Böyle gecelerde düşünmek iyidir. Tanıdıklara ve arkadaşlara hiç girmedim ama akrabaların bir hayli kısmı göçmüş öbür âleme. İçlerinde ağabeylerim, ablalarım, yaşıtım ve arkadaşım olanlar da var.

Derler ki; "Tanıdıklarınız hangi âlemde daha fazlaysa siz de oraya yakınsınızdır". Gerçi benim tanıdıklarım henüz bu âlemde bir kaç kişi daha fazlalar ama bedendeki kâlp denen makinenin nerde, ne zaman stop edeceği belli olmaz.

Yine derler ki; Bütün mahlûkat (ister, istemez) onu tesbih eder ve "Ömrünüz kalbinizin atarken zikredeceği "Allah" kelamı ile sınırlıdır". Gönül ister ki şükrümüz de, zikrimiz de bol olsun...

Yine derler ki; "Selam ve dua" ile.
Biz de diyelim...

15 Eylül 2009 Salı

Ramazan özgürlüktür..


Ramazan, öyle sağda solda mangalda kül bırakmayanların, kuru sıkı salladığı gibi özgürlükleri kısıtlayan, sosyal hayatı daraltan değil bilakis genişleten, ferahlatan ve özgürleştirip, güzelleştiren bir aydır.

Ben küçük bir kasabada büyüdüm. Öyle bir kasaba ki; belediyesi bile kurtuluş günlerinde işe yarar tek makinesi olan kepçesini gösterirdi geçit törenlerinde. Sanki Yunan'ı denize kepçeyle dökmüşüz gibi. Küçük yerler ilginçtir. İnsanlar boş şeylerle vakit öldürürler. O yüzden, kasabada bir inşaat olmaya görsün herkes iş makinelerini izlemeye başlar. Akıl yürütür. Fikir verir. Birbiri ile tartışır.

Ben de Ramazan'ın yaza denk geldiği günlerde arkadaşlarla çokça boş vakit bulurdum. Hele bir de okullar, şimdi olduğu gibi tatilse değme keyfimize gitsin. Yapamadığımız ne varsa Ramazan'da yapardık. Gece sokağa çıkma yasağımız olduğundan, ailemizden sadece gecelerde teravih için izin alabilirdik. Allah affetsin ilk izmarit tüttürmeye de Ramazan'da başlamıştık.

Benim hastalıklı bir bünyem vardı ve top oynamam yasaktı. Denize, havuza girmem yasaktı. Ama kim dinler. Sıcak Ramazan günlerinde kahve önlerindeki havuzlara sokardık kafamızı. Islar ıslar güneşte kuruturduk saçlarımızı. Teravihe gidiyoruz diye çıktığımız gecelerde; ilk 4 rekâttan sonra camiden kaçar, sokaklarda davulcular gibi yağ tenekelerinden davullar yapar çalardık.
Komşu evlerinin zillerini basar, kapıya çıkmalarını bekler sonra kaçardık. Namaz kılmayı da, namazdan kaçmayı da hep Ramazan'larda öğrendik.

Büyükler genelde Ramazan'larda daha çok yaramazlıklarımızı hoş gördüler. Büyüklerin arasına karışıp, sosyal hayata dâhil olmayı, adamdan ve kadından sayılmayı hep Ramazan’larda yaşayıp, öğrendik. Adım adım her Ramazan biraz daha büyüklerin arasına karıştık ve kaynaştık.

Diyeceksiniz ki "Hacı ne iş? Onlar eskidenmiş. Şimdi millet çocuk yaşta neleri öğrenip, yaşıyor." Olabilir efendim. Biz böyle gördük, böyle yaşadık. Büyüklerin arasında söz söylemenin de söz dinlemenin de erdem olduğu günlerde, toplum içinde böyle yer edindik. İnsanlar içinde böyle günlerde sevildik ve sevindik. Güzel insanların sohbetlerini, muhabbetlerini dinleyip gönül kumbaramızda şimdi kırıntısı kalmamış güzellikleri böyle günlerde biriktirdik.

Sözün özü: Ramazan Örftür, gelenektir, iyi huy ve güzel ruhtur. Manevi bir iklim, farklı bir güzelliktir. Esaret değil, bilakis yaratana teslim olanın dünyaya meydan okuyabildiğini (ruhuzun gücünü) ve özgürlüğünü gösteren örnek bir zaman dilimidir.

Ramazan iyidir, hoştur. Gerisi boştur efendim...

------------------------------------------
Hamiş: Kadir geceniz kutlu ve geleceğiniz u/mutlu olsun...

12 Eylül 2009 Cumartesi

Seni çok seviyorum


Ne yapalım şairsin ama bir naat yazmamışsın.Yazamamışsın.
Sevilebilecek en güzel insanı sevmişsen de ifade edememişsin. Kifayetsiz kalmışsın.
Otur derdine yan, nasipsizliğine ağla...

Yağmur şiiri ne güzeldir, hele M.Emin Ay'ın sesinden dinlemek.

Ve Arif Nihat Asya'nın naatını okumak (Hu, Hu lara karışsın amin'ler diyerek.) Onu da seslendiren oldu mu bilmem ama birileri okumuş şiiri. Hani benim muradım bir şiir gibi değil de ilahi kıvamında, tadında dinlemek.
Okumalı dinlemeli...

VE söz açılmışken, bizim Ray Charles'imiz sayabileceğimiz Kani Karaca'yı da rahmetle anmalı bir de Bülbül Hoca namı ile anılan İsmail Doruk'u dinlemeli...

Ey! sevilebilecek en güzel erkek.
Ey! insanların en güzeli, ben seni çok seviyorum...

10 Eylül 2009 Perşembe

Kelimeler ve Kavramlar

Kuyruk acısında yayınladım. Google search'de biri bir şey merak etmiş "çocukken şu günah, günah sayılır mı?" diye. Ben hoca değilim ki ne diyeyim ama o kardeşimiz mükellef ne demek bilseydi soruyu bile sormazdı. Buluğ çağı ne demek bilseydi. Cevabını merak bile etmezdi.

Mesela ben eskiden mümin ve münafık kavramının içeriğini tam bilmezdim. Mümini günah işlemeden cennetlik işler yaparak cennetlik olan kişi. Münafığı ise günah işleyip bir müddet cehennem azabından sonra cennetlik olan kişi olarak bilirdim. O yüzden de bu kavramı öğrenmeden önce "mümin olamazsak da münafık bari olalım" derdim çocukken oysa öğrendim ki münafık dini inancında samimi olmayan, göstermelik veya menfaat icabı müslüman görünen kişi demekmiş.

Hepimiz yarım yamalak Türkçemizle bile dini konularda ahkâm kesiyoruz. Aslında her konuda bunu yapıyoruz ama din daha kolayımıza geliyor. Günahı, sevabı, ayetleri, hadisleri "bence" diyerek kolayca yorumluyoruz. Hele elimize bir meal geçmişse onca din alimini tek kalemde silip, ben okudum böyle böyle yazıyor diye ahkâm kesiyoruz.

Oysa kelimeler ve yüklendikleri anlamlar eğer literatürde yer almışlarsa farklı bir anlam kazanırlar. Örneğin Türkçeye geçen bazı ifadeler orijinallerini tutmaz. Faiz kelimesi gibi alıverişte fiyata eklenen kâr payı demektir Arapça orijinali, bizim günah kabul ettiğimiz faizin adı ise dini terminolojide ribâ'dır. Emeksiz kazanılan para manasına gelir.

Aynı şey mahrem namahrem içinde geçerlidir. İnsana mahremi helaldir örneğin. Ama namahrem sözü bazı yerlerde tam tersine na mahrem yerine kullanılır.

Her insan ilgilendiği konunun en azından terminolojisini bilip konuşsa, daha az hataya düşer gibime geliyor. Hele konu din'se ve Maşallah hepimiz o konuda bol keseden sallıyorsak. Hele bu konuda sahabe bile uyarılmışsa...

Aman! diyorum...

-------------------------------------------
Okumalı: Yusuf Kerimoğlu- Kelimeler, Kavramlar

4 Eylül 2009 Cuma

İbadete Muz Karıştırmayın

Belki biraz yaş ilerledikçe nostalji sarıp sarmalıyor insanı ama bildiğim şu ki, insanoğlu birçok şeyin kıymetini kaybedince anlıyor...

Bir an önce büyümek isterken yaşadığımız çocukluğun o masum yanı bir daha uğramıyor semtimize. Siyasal düşüncesi ne olursa olsun gençliğin o idealist ve devrimci yanının yerini daha çok kazanma ve bir şekilde hayata tutunma çabası alıyor. Romantik aşkların yerini akılcı ve maddiyatçı beklentiler alıyor.

Bir yaz mevsiminde arkadaşlarımızın arasına genç idealist bir imam da katıldı. O bizimle gezmeye çıkar oldu geceleri, biz de sabah namazında onunla buluşmaya başladık...

Hilye-i Şerif okuyordu bize.
Biz de dinliyor ve dinlediğimiz her cümleden Âlemlerin efendisini gözümüzde canlandırmaya çalışıyorduk. Çok da hoşlanıyorduk bundan. Sonra bir ödül ve ceza olsun diye bir kural belirledik. O gün geç gelen veya hiç gelmeyen 1 kg muz alıp diğerlerine ikram ediyordu. Önceleri hoş sohbet içinde devam eden bu durum, bazılarımızın muz borcu arttıkça keyfimizi kaçırmaya başladı.

Muz borcu artanlar bir süre sonra hiç gelmemeye başladılar. Biz muz cezasınıda iptal ettik ama artık o grubu bir daha toplayamadık...

Diyeceğim o ki; bu tip küçük cezalar başta iyi gibi görünse de sonunda işin tadı kaçabiliyor. Siz siz olun ibadete muz karıştırmayın...

Hamiş: Olsun!
Ben yine de o günleri özledim. Bu da meselenin başka bir yüzü...

2 Eylül 2009 Çarşamba

Burhan ÖCAL sahurda bizdeydi


Evet, inkâr etmiyorum. Kıro bir yanım var. Hem iyi ve güzel şeyleri seviyorum, hem de alışkanlıklarımdan vazgeçemiyorum. Ramazan davulu örneğin. Herkes rahatsız oluyormuş umurumda olmaz. Ben severim arkadaş...

Aynı sıkıntı zaman zaman ezanda da yaşanıyor ve insanlar tartışıyor bu konuyu. Aslında çözümü o kadar basit ki; Pazarda "patiz var, domat var" diyen pazarcıların yaptığı gibi kalitesiz hoparlörlerle, makam bilmeden, kıraat bilmeden aklına gelen hacı amcanın okuduğu ezan olmuyor tabi ki. Ezana tepki duyan arkadaşların bile güzel sesiyle Hafız Burhan tadında bir müezzine ve kaliteli bir ses sistemine hayır diyeceklerini sanmıyorum.

Bir fıkra var: Osmanlı paşalarından birinin konağının yakındaki mescitte bir müezzini varmış. O kadar kötü bir sesi varmış ki; paşa tüm kibarlığına rağmen dayanamamış ve maaşına da zam yapıp, terfi bahanesi ile müezzinden kurtulmuş. Gel zaman git zaman, bir gün sarayda görmüş müezzini. Hoş beş konuşmuş ayaküstü ve müezzin hikâyesini anlatmış.

Sizden sonra şansım açıldı paşam demiş. Vezir-i Azam (Başbakan'ın) müezzinliğine kadar yükseldim. En son padişahın mescidine atadı o da, maaşıma zam yapıp. Padişah efendimiz de yine maaşımı arttırıp, kendi memleketimin insanlarına hizmet etmem için gönderiyor.

Paşa gülmüş. "Keşke, ben padişah efendimize ömrüm boyunca hizmete etmek isterim deseydin , daha yüklü bir zam alırdın" demiş.

Davul da böyle...
Çocukluğumda yaşadığım kasabada bir amca vardı. Öyle güzel manilerle, öyle ritmik çalardı ki davulu. Biraz merak, biraz da bize ne zaman gelecek kıskançlığı ile beklerdik onu. Babam yüklü bir bahşiş hazırlar ama bana: Biraz bekle öyle ver, tadını çıkaralım derdi. Hatta parayı verirken biraz daha davul çalıp, mani söylemesini isterdik. "davulumu çaldım geldim, 11 aylık yoldan geldim / iki gözüm İbram abim, seni uyandırmaya geldim" Offf be! Sanki yavrum kuzum diye annem gibi öperek uyandırıyor mübarek. Yaşıyorsa Allah uzun ve sağlıklı ömür versin davulcu Hasan amcaya.

Efendim bazıları buna rağmen "ay! yine mi davul sesi gece yarısı" diyebilir. Onlar da hoş görsünler bir Mart ayı geliyor da kedi miyavlamasından uyuyamıyoruz sabahlara kadar. Biz evinde kedi besleyenlere bir şey diyor muyuz? Hem belki davullarında çiftleşme mevsimi gelmiştir. Olamaz mı yani, hoş görün işte...

Dahası, ben size davulcu Hasan abiyi getiremem ama bir ara belediyeler imtihanla alıyordu davulcuları. Hani kapınızın önünde Burhan ÖCAL davul çalsa, sonra sahura da size yemeğe kalsa. Şöyle, o canım parmaklarını davullara, tumbalara dokundursa. Ne yani, Ramazan davulu illa dan, dan dan çalınacak diye bir şey mi var?

Sonra da başlasa mani söylemeye:
"Ne uyursun, ne uyursun? Uykularda ne bulursun, İki gözüm İbram abi Ramazanın mübarek olsun"

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Yok böyle bi hadis, Niyazi amca!

Boşuna dememişler "yarım doktor candan/ yarım hoca dinden eder" diye. Her anlamda gariptir yurdumun insanı. Kendi işi hariç her konuda uzmandır. Banka memurudur, emekli başçavuştur ama boş kalınca bırakır sakalı (her Allah'ın günü kesmenin intikamını alır gibi) hemen bir cami yaptırma yaşatma derneği kurar. Düşer caminin halısının, kiliminin, avizesindeki ampulün kaç mumluk olması gerektiğinin derdine.

Her sohbette bir ayet - hadis söylemeden edemez böyle arkadaşların bazıları. Zannedersin ki ömrünü dini ilimlere vakfetmiş. Elinde bir afilli makbuz, şehirlerarası yolculuklarca camiye bir tuğla da sen koy aziz cemaat diye diye dolaşırlar. Bu işlerde rant var mı sorusunu mide bulandırmasın diye hiç sormuyorum ama bu amcaların dilinden düşmeyen iki kelimeye gıcığım.

Birisi "kitapta yeri var" diğeri de "efendimiz buyurmuş ki" Kitap dedikleri Kuran-ı Kerim haliyle efendimiz de Peygamberimiz oluyor. Oluyor da Allah affetsin amcaların hadisleri, ayetleri pek bir garip duruyor.

İşte bunlardan biri: Adını söylemekte beis görmüyorum. Niyazi amca. Bir devlet dairesinde memuriyetin ardından bir kucak sakalla aramıza katıldı. Mübarek olsun. Katıldı da her düğün sofrasında çorbadan başlayarak tatlıya kadar amcayı dinliyoruz.

—Dinimiz böyle emretmiş, efendimiz böyle buyurmuş...

Ee tabi biz cahiliz, amcanın salladığı fark ediliyor ama birşey de diyemiyoruz. Bir gün yine böyle bir sofrada Niyazi amca başladı:

Efendimiz: hoşafın suyunu bol koyun demiş. Ekmeği ince dilim kesin, önce kıyısını yiyin demiş kabilinden sallama hadisler söylemeye. Karşısındaki ağabey ise hareketlenmeye başladı. Niyazi amca salladıkça abinin rahatsızlığı yüzünden okunuyor. Sonunda dayanamadı patladı:

Sustum sustum Niyazi Bey dedi. Günahtır, ayıptır, böyle yapmayın. Aklınıza gelen her lafı söyleyip "efendimiz demiş ki" demek olmaz. Ben branş hocasıyım. Yok, böyle bir hadis. Doğru dürüst okumadan bol keseden sallıyorsunuz. Bir daha en azından benim bulunduğum ortamlarda söylemeyin böyle bir şey. "Hatta en iyisi siz hiç hadisten, ayetten bahsetmeyin" dedi. Niyazi amca kem küt etti. Ik, kök dedi ama sonunda sustu. Yemek bitene kadar da ağzını açmadı...

Sallamak da bir yere kadar. Sonradan da olsa din işlerine merak sardınızsa en azından "ayet hadis ve fıkıh konularına" girmeden önce kıyısından köşesinden bir şeyler öğrenmeye bakın. Hele "kişiye yalan olarak, her duyduğunu söylemesi yeter'ken.

Ya da en iyisi benim gibi yapın, sadece dinlemekle yetinin. Bari adam sansınlar…

30 Ağustos 2009 Pazar

Hurafeci başı....ben kadar taş düşsün başına

PEYGAMBERİMİZİ DEMEMİŞ Kİ :
bi insan çok severse çocuğunu allah haset eder...

çingeneler hristiyan olmadan hacı olamza

çingeneyle zina edersen tuğla eriyene kadar gusl etcen...

kitapta yeri var.. kara davut... kuran mı?

Bir rüya ve yorumlarınız


Önceki gün bir rüya gördüm. Evet, bu yeni bir şey değil. Hepimiz her gün görüyoruz. İlginçti sizlerle paylaşmak ve yorumlarınızı almak istedim. Katkıda bulunur musunuz?

Film gibidir benim rüyalarım. Uyandığımda gözlerimi kapayıp anımsayarak keyfini sürmek için biraz daha oyalanırım. Çok uzun anlattığım için kimse dinlemek istemez. Napim ben de size yazarak anlatırım.

:
Bir yol ayrımı kavşak var. Yolda bakım onarım çalışmaları yapılıyor. Beraber yürüdüğüm, kalp hastası bir arkadaşım orta yere yığılmış kafataslarını büyük şehre giden yola doğru atıyor...

Sonra bir mezar görüyorum. Mermerle çevrilmiş sandukası. İçine ben ve eski Diyanet işleri başkanı Tayyar ALTIKULAÇ yatıyoruz sırt sırta. Gözlüğünden ve bıyığından tanıyorum. Elinde kapalı durumda bir de Kuran (mushaf) var. Kabrin içi pırıl pırıl ama yorgan gibi üstümüzü basar bir su var ve masmavi...

Suyun üstünde yansıyan çiniye işlenmiş gibi görünen Arapça harfler var. Ya cim ve ye bir arada yada ayn ve se bir arada gibi iki bitişik harften oluşan bir kelime. Ya da üç.
Camilere halife isimleri asarlar ya duvarlara, az ona benzer ama sanki mavi bir sudan yorgan üzerinde gibi yansıyor. Su pırıl pırıl ve berrak.

Yattığımız mezarın altından tüm kabristanın altına giden dehlizler açılıp, yeraltından hazineler toplanıyormuş resmi görevlilerce. Ama çalışma yeraltından yürütülüyor. Bir makine mezarların altından kapıları (varmış) kırıyor ve bizim altımızdaki mezara akıp birikiyormuş herşey.,ama ben sadece kırılan mezar kapılarının sesini ve toprak gibi yuvarlanıp altımıza biriken şeyleri hissedebiliyorum, göremiyorum hazine falan. Zaten bu işlemin olması için biz orada yatıyormuşuz. (Tom Curise ve azınlık raporundaki kâhin kızı anımsadım).

Uyumam gerekiyor ama uyuyamıyorum. Tayyar beye "kalkalım hocam" diyorum.
Ayağımdan sular damlayarak mezardan çıkıyorum mezardan ve hoca da arkamdan cübbesiyle çıkıyor. Su birden küvetteki suyun çekiliverdiği gibi aşağı çekilip kayboluveriyor.
Mermerlerden yansıyan bir beyazlık var kabrin içinde şimdi. Yani mezar dipsiz, karanlık kör bir kuyu gibi değil. Su yok ama yüzey düzgün. Öylece uyanıyorum. Hayrolsun diyorum?

Sizce? Sizin bu rüyaya yorumunuz nedir?

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Can kırıkları



Y
ıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir?

Emin ol onu en çolpa herifler de becerir.

Sade sen gösteriver "işte budur kubbe" diye,

İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye...

Ama gel kaldıralım dendi mi, heyhat, o zaman,

Bir Süleyman daha lazım yeniden bir de Sinan

M. Akif Ersoy


Bak şu çeşmeye,

Kurnası var tası yok.

Kırma insan kalbini,

Yapacak ustası yok...

Mevlana


Bir kez gönül yıktın ise

Bu kıldığın namaz değil.

Yetmiş iki millet dahi

Elin yüzün yumaz değil...

Yunus Emre

28 Ağustos 2009 Cuma

En son ne zaman böyle dua ettiniz?

İnsanlar Türkçe ibadet, Türkçe ezan gibi konularda zaman zaman tartışadursun ecdat bunu da bir şekilde çözmüştür aslında. Çünkü duaların dili Türkçe'dir. Her ne kadar eski dilde ya da orijinal Arapça metinlerle edilen dualar varsa da birçok dua (içinde geçen dua ayetleri hariç) Türkçedir.

Mesela çok sevdiğim bir duada şu cümle beni mest eder:
"kapkara taşlar üzerinde simsiyah karıncayı gören Allah'ım"
Size, bize göre abartılı olan bu cümleler O'nu anlatmaya yetmez, kifayetsizdir ama yine de benim çok hoşuma gider.

Yine sevdiğim dualardan biri çocukken öğrendiğimiz: "Rabbiyyesir"dir
Bence çok büyük ve güzel bir duadır. Türkçesi Arapçası derdi yoktur. Çok güzel akıcı bir şekilde, tekerleme gibi her iki dilde birden okunur.

Şakayla karışık ezberlediğimiz ve cenaze namazlarından da okunan "Subhaneke" de hoşuma gider. Çocukken öğrenir, her namazda okursun ve bir gün insanlar seni onunla uğurlar...

Sefer (yolculuk duası): "davet'it - tâmmeh" vurgusu çok hoşuma gider nedense akustik olarak.

Rahmetli dayımın "hakkımı helal etmem" diyerek bana ezberlettiği özel bir sofra duası vardır ama tüm sofra duaları zaten güzeldir. Bir de güzel bir yemeğin arkasından olursa. Hele "CHP" li bir amcadan dinlediğim "Allah'ım sen bir-sin, ne diyeceğimi bilirsin" diye kısa bir dua vardır ki. Hem gülümser, hem de severek okurum.

Nezihe Aras'ın Yunus Emre kitabında tanıştığım ama birçok çocuğunda bildiği "Yattım Allah kaldır beni, rahmetine daldır beni" diye başlayan dua ise hayran olduğum bir duadır...

Bir rutini olmamakla birlikte haftanın belirli günlerinde yapılması ecdadımız tarafından alışkanlık haline getirilmiş "tövbe ve istiğfar" da çok güzel bir duadır.

Ayrıca anlamları ile birlikte okuduğunuzda sizi alıp götüren "Asr ve İnşirah" sureleri'ni severim.

Elmalılı Hamdi Yazır’ın pek meşhur olan bir duası, yalvarışı vardır ki içindeki sevgi sözlerinde resmen içim geçer :

İlâhî! Hamdini sözüme sertâc ettim, zikrini kalbime mi‘râc ettim, Kitâb’ını kendime minhâc ettim. Ben yoktum vâr ettin, varlığından haberdâr ettin, aşkınla gönlümü bî-karâr ettin.
İnâyetine sığındım, kapına geldim. Hidâyetine sığındım lutfuna geldim. Kulluk edemedim, affına geldim. Şaşırtma beni, doğruyu söylet. Neş’eni duyur, hakikati öğret. Sen duyurmazsan, ben duyamam. Sen söyletmezsen, ben söyleyemem. Sen sevdirmezsen, ben sevemem. Sevdir bize hep sevdiklerini. Yerdir bize hep yerdiklerini. Yâr et bize erdirdiklerini.
“Sevdin Habîbini, kâinata sevdirdin. Sevdin de h
ıl‘at-i risâleti giydirdin. Makâm-ı İbrâhim’den Makâm-ı Mahmûd’a erdirdin. Server-i asfiyâ kıldın. Hâtem-i enbiyâ kıldın. Muhammed Mustafâ kıldın. Salât ü selâm, tahıyyet ü ikrâm, her türlü ihtirâm ona, onun âline, ashâbına ve etbâına yâ Râb!”

Dua bir yitik hazinedir. Gizli bir silahtır. Kul'dan Yaradan'a giden bir barış elçisidir, dilekçedir. Hep derim ki: Firavun'un duası bile kabul olduktan sonra."kul dişi ağrıdığı zamanki samimiyeti ile dua etse kabul olmayacak dua yok gibidir"

Sahi siz en son ne zaman böyle dua ettiniz?

Hamiş: İsteyenlere MİM
1- Çocukluğunuzda öğrenip hâlâ çok sevdiğiniz duaları yazınız.
2- Çocukluğunuzda öğrenip hâlâ çok sevdiğiniz ilahileri yazınız.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Şemsiyye bile olamayacak adamlar


I
bencileyin şu garibe bir gün şems dedi Allah'ın bir kulu.
sonra da şekillendirmeye kalktı güneşini
oysa güneş aya göre şekillenmezdi.
iyi kötü hiçbir ışık pervaneye göre yola girmezdi.
girmedi de...

nalıncı keseri gibi vurdu adama o biri
şems böyle olmaz diyerek, kafasına kafasına
adam feryat etti ben şems değilim diye.
keserle sapın kavgası böylece sürdü gitti.

adam isyan etti sonunda
ne senin dediğin gibi şems olur, ey yolcu
ne de benim şems olmakta gözüm var.

öfkeyle ben şems değilim dedi adam
sakladı ışığını bir kara delik gibi içine
daha kötü, daha karanlık olmaya karar verdi.

ne şems kaldı ne mevlana...

...................

II
eski zamanlar
nette mirc diye bir programla sohbet ediyoruz dostlarla.
bir gün dedi ki biri. bir hocamız gelecek Avusturalya'dan sohbete. Çok severiz kendisini. Geldi de muhterem zat. ancak bir hoca beklendiğinden haberi yok, o geyiğe gelmiş. başladı hanfendiye iltifata. bense misafir oyuncu izlemekteyim. dedi ki lafın sonuna doğru bi yerde :
-ayağınızı bastığınız yerlere, secde edeydim...

Hüoooppp hoca! dedim... Hovardalık da yapıcaksan edebinle, Hocalık da yapıcaksan edebinle. sapla samanı, tozla dumanı karıştırma burda. Hoca adamsa bana cahil damgasını vurarak, şu dumur açıklamayı yaptı:

-Ayağınızı bastığın yerlere secde edeydim demek. evinize gelip misafir olaydım, tahiyyatül mescid kabilinden iki rekat namaz kılaydım demektir. Siz fesatsınız beyfendi.

-Hoca başlatma şimdi senin misafirliğinden ya edebinle dur ya da çektir git! dedim.
Kızcağız da bakakaldı.

İnsan bazen şu lâiklik ne güzel şey diye düşünüyor. Din adamlığı ile hovardalığı birbirinden ayırabiliyorsun hiç olmazsa. Sevgili bacılar siz siz olun. Ben gibi serserinin biri olup, Şemsiyye bile olamayacak adamlara Şems demeyin. Kendi halindeki gariplerin bari, aklını yolundan çevirmeyin...